30 Ağustos 2010
The Passenger
Je est un autre
Rimbaud
Professione: reporter (Yolcu), Antonioni sinemasına alışkın olan sinema izleyicileri için ustanın sürpriz yapmadığı, kimi sekansları ile Antonioni’nin en başarılı filmleri addedilen Blow Up ve L’Avventura’dan kesinlikle geri kalmayan, üstelik tüm filmlerinin temel sorunsalı olan saniyeleşmenin, rekabetçi kapitalist düzenin ve kentlileşmenin sunduğu maddi imkanların, fırsatların ve yoz değerlerin süreğine kapılmış metropol insanının ruhunda açtığı derin yaralar, kişilik kaymaları, yabancılaşma, anlamsızlık, boşluk, karasızlık, mutsuzluk, belirsizlik, kuşku, güvensizlik, yalnızlık gibi izleklerin , bu kez (kısmen L’Avventura, La Notte, L’Eclisse, Il Deserto Rosso ve kısmen Zabriskie Point gibi filmlerinde olduğu üzere) salt şehir hayatı arkaplanındaki kadın-erkek ilişkili bir odaktan sıyrılıp, dolaylı yönlere rağbet etmeden, bireyin, bu çağda artık kesinlikle yalnız kalmış bireyin özelinde, varoluşsal düzlemin kucağına cuk diye oturmasıyla artı değerler kazanan bir yapım.
Filmde, Afrika ile ilgili bir belgesel film çekmek isteyen; ve bu yüzden gerillalarla röportaj yapmak için Kuzey Afrika’nın ilkel bir şehrine gelen gazeteci David Locke’un trajedisine tanık oluruz. Jeepi çölde kalınca, kaldığı pis ve izbe oteline yürümek zorunda kalan David, içtepisel öfkesini çölde, jeepinin aşamadığı kumları(sanayinin ve teknolojinin mağlup edemediği doğayı), savurarak haykırır ilk olarak: “Pekala, umurumda değil!” Yorgun argın otele geldiğinde kendisine şaşırtıcı derecede benzeyen, yan odada kalan komşusu Robertson’ın öldüğünü görür. Kafasından geçenleri ve yeni hayat tasarımını harikulade bir Antonioni flashback’iyle öğreniriz. Hakkında sonradan daha fazlasını öğreneceğimiz Robertson, David’in planları için biçilmiş bir kaftandır. İş için dünyayı gezen; ailesi ve arkadaşları olmayan; gününü yaşayan bir gezgin olarak çizilir ilk etapta portresi.
David bir yandan, odasının balkonunda yaptıkları konuşmayı hatırlarken bir yandan da, Robertson’un pasaportundaki fotoğrafı kendi pasaportuna, kendi pasaportundaki fotoğrafını da Robertson’ın pasaportuna yapıştırır. Robertson’un kişisel eşyalarından bundan sonraki hayatında ihtiyacı olabilecek şeyleri seçer, randevu defterini alır, üstünü Robertson’ın kıyafetiyle değiştirir, Robertson’ın cesedini kendi odasına taşır, resepsiyona yan odada kalan David Locke isimli bayı yatağında ölü bulduğunu haber verir. Ve işlem tamamlanmıştır. Artık kimi kimsesi olmayan, özgür olduğunu düşündüğü Robertson’dır. Dahası, artık David Locke’dan kurtulmuştur.
David Fincher’ın Fight Club filmindeki gibi bir alter-ego değildir Robertson. Kieslowski’nin The Double Life of Veronique’ filminde olduğu gibi bir soul-mate (ruh kardeşliği) durumu da yoktur. Ya da Lynch’in Lost Highway’indeki gibi dinamiklerini Freud ve Lacan’da bulan bir kişilik kayması da değildir söz konusu olan. Bahsi geçen değişim, çağımızın varoluşsal trajedisinin zavallı bir dışavurumundan başka bir şey değildir. Antonioni şöyle der kısaca: Dünyaya gelişimiz daha başından olumsuz bir deneyimdir. Ne gördüysen gördün, bundan sonra göreceklerin de seni kişisel cennetine taşımayacak. Kendinin taşıyamayacağı bir ağırlıksın sen; tüm geçmişinle, ilişkilerinle, işlerinle, sana meslek olarak biçilen şeyle, statünle, ailenle, arkadaşlarınla, hayatına kendi iradenle dahil etmediğin tüm kurumlarla ve problemlerle…Fırsatın varken (ki bundan daha uygun bir fırsat geçmez eline) kaç kurtul kendinden, yol yakınken.
David Locke da öyle yapmıştır. Ölüm haberi televizyonlara kadar sıçramıştır birkaç günde. İlk zamanlar tanınmamak için takma bir bıyık takar, güneş gözlüğüyle dolaşır. Artık Robertson’ın, ne iş yaptığını bilmediği, nasıl bir hayat sürdüğünü tam olarak öğrenemediği Robertson’ın hayatını yaşayacaktır. İlk iş olarak randevu defterindeki plana göre Münih’e gitmesi gerekiyordur. Robertson’ ın havaalanındaki dolabından işle ilgili olan belgelerini, çizimlerini vs. alır. Münih’de Robertson’ın önceden randevulaştığı iki kişiyle buluşur. Fazla yabancılık çekmeden, artık bir silah tüccarı olduğunu anlar. Robertson’ın yapmış olduğu iş karşılığı parasını alır. Pek fazla boş sayfası kalmamış gözüken randevu defterinin sonraki buluşması Barcelona’dadır.
Bu arada, David’in öldüğü haberini almış olan eşi Rachel’ın ağzından, David ile problemleri olduğunu öğreniriz (Tüm Antonioni filmlerindeki gibi şehir hayatı yaşayan kadın-erkek ilişkisinde mutluluk gibi bir kavram söz konusu olamaz) Rachel pek de üzgün görünmemekle beraber kocasının ölümüne dair bir takım şüpheleri vardır. Ölmeden önce kocasını son kez gören şu Robertson denen adamı bulup konuşmak istemektedir.
Barcelona’daki teleferikte giderken denize karşı kanatlarını açan David, bir kızla (Maria Schneider) tanışır. Adı önemli değildir ve filmin sonuna kadar da olmayacaktır adı. Kıza, kaçış hikayesini anlatır. Henüz mimarlık öğrencisi olan ve orada bir turist olarak gezen kız, David’i anlar ve önce kendisini takip ettiklerini hissettiği, sonradan emin olduğu karısından ve polislerden kaçmasına yardım eder. Filmin en can alıcı sorularından biriyle yüzleştirir David’i: “Neden kaçmaya çalışıyorsun” “Her şeyden kaçıyorum, karımdan, evden, evlatlık çocuğumdan, başarılı işimden, vazgeçemediğim birkaç kötü alışkanlık dışında her şeyden” Artık bir mesleği yoktur, artık hiçbir sorumluluğu yoktur hayatta. Cebelitarık’ta bir garson olabilir, ya da Kahire’de bir roman yazabilir. Tek suç ortağı olan, ve daha önce tatmadığı bir özgürlük duygusuyla aşk’ı yaşadığı kızla Akdeniz’in sakin bir kasabasında bir otele yerleşirler.
Karısı Rachel ise, kocasının eşyalarına kavuştuktan sonra, pasaporttaki resmin David’e ait olmadığını fark eder ve şüphelerine kesinlik kazandırmak için arayışına devam eder. David ve kız ise yollarına ve kaçışlarına devam ederler. Kız, David’i çok iyi anlar, çünkü o da pek farkında olmadan, özgürlük arayışı ve hayat firarı içindedir. O da David gibi amaçsız, kendine ve ötekilere yabancı, ne yapacağını bilmez, plansız ve özgür bir ruh hâli içindedir. Belki de bundan olacak, David ile sözleştikleri gibi üç gün sonra Cezayir’de buluşmayı bekleyemez. David’ın kaldığı otele gelir. Çünkü David’in kader arkadaşıdır, ruhdaşıdır, suç ortağıdır ve o da aynı şeyi düşünmektedir: “Bütün bunlar ne kadar komik değil mi, oluşturduğumuz tüm şekiller”.
Filmin esas vurucu sahnesi ise “anlatılmaz, izlenir” denecek türden. Benzerlerini Altman’ın “The Player” ve Orson Welles’in “Touch of Evil’in açılış sekanslarında gördüğümüz plan-sekans çalışmasını Antonioni, filminin sonuna koymuş ve hedefi tam doksandan vurmuştur. Üstelik yaklaşık sekiz dakika süren bu kesintisiz, enfes plan, kameranın bizden bir izleyici gibi otelin avlusunda yaşananları saniye saniye takip etmesi; dışarıda yaşanan saf gerçekliği hiçbir müdahale olmadan tüm çıplaklığı ve yalınlığıyla göstermesi, demir parmaklıkların arasından ustalıkla geçişi ve tekrar odanın içine dönüp yaşanan trajediyi gözler önüne sermesi ile hem sinema tarihine hem de beynimize bir daha hiç çıkmamak üzere kazınır. Ve kanımca, Altman’ın da, Welles’in de planlarından çok daha inceliklidir.
Filmle ilgili ilginç bir tesadüf de David Locke isminin İngiliz Ampirik Felsefesi’nin iki önemli ismi David Hume ve John Locke’un isimlerinden payını almış olması. Çok iddialı bir görüş olmadığını hatırlatmakla beraber; David Locke’un psişik süreci bu iki ismin felsefi görüşleriyle çeşitli açılardan paralellikler gösterir. David Locke da, bugüne kadar yaşamı salt ampirik yönüyle algılamış, gördüklerini, duyduklarını, bildiklerini ve hissettiklerini, bütün deneyimlerini, ampirik metotla tabula rasa’sına yığmış, ve tüm bu döküntüden artık kurtulmak ve David Locke’u öldürmek isteyen bir adamdır dersek çok mu ileri gitmiş oluruz?
Yolcu, imkansız bir yolculuğa çıkmıştır. Büyük şehir insanının imkansız yolculuğu… Ne kendisi olabilen ne de başkası olabilmeyi başaran bir adamın yolculuğu… Dönülmez yolun ufkunun bile görünmediği bir yolculuk… Kuzey Afrika’nın egzotik, özgür, başıboş, izbe, ilkel, serbest zamanın bol olduğu yaşantısından; şehir hayatının kuşatıcı-otoriter yapısına geçiş mümkün olmayacaktır. Bu filmde de önceki Antonioni filmlerindeki gibi Chirico’nun resimlerini andıran boş mekanlar, donuk alanlar, hareketsiz sokaklar, meydanlar, kadraj genişliğiyle kıyaslandığında küçük kalan insanlar, durgun planlar vardır. Anlamsızlığın içinde yol alan, başıboş, sürekliliğe sahip olmayan, karasız, mutsuz ve çoğunlukla umutsuz insanlar gözlenir. Bernard Dort, “Antonioni’vari Kararsızlıklar” isimli yazısında şöyle söyler: “Antonioni’nin kahramanının yaptığı keşif, dünyanın değişmiş olduğu ve kendisinin de değişmesi gerektiğidir. Hiçbir şey eskisi gibi değildir, eskisi gibi olmayacaktır. Böylece kahraman, başıboş, dolaşmaya itilir. Antonioni’nin bütün kahramanları yürürler, gezinirler. Kapalı dünyaları çatlamıştır. Belki, çok daha geniş bir evrende dolaşırken, buna alışmayı başaracak, değişmeyi becerebileceklerdir.” Daha sonra da bu kararsızlıkların asıl nedenini açıklar: “Antonioni’nin kahramanlarının başarısızlığı, temelci açıdan, şöyle bir yorum bırakıyor: böylesi bir başarısızlık çağdaş dünyamızın kaderidir. Ve Antonioni’nin kahramanlarının güçsüzlüğü de bu kaderi dile getirmektedir. Nereden geldiklerinin, ne olduklarının hiç önemi yoktur, onlar, Antonioni’nin ‘duygularımızın gerçeğe uyumsuzluğu’ adını verdiği şeye tanıklık ederler.” Antonioni, kullandığı mekanlarla ve nesnelerle istediği bu atmosfere rahatça sokar izleyicisini, tüm önemli Antonioni filmlerinde olduğu gibi. Daha önce de söylediğim gibi; “Yolcu”, birçok otoriteye göre Antonioni’nin en önemli filmlerinden sayılan L’Avventura ve Blow-up’ın yanında rahatlıkla yer alabilecek önemli bir yapım, modern çağların hem dramatik-hem de insanoğlunun açmazına çözüm arayan dinamiğiyle kısmen epik olmayı başarabilen en acılı şiiridir.
İtalya'ya Yolculuk'da Kaynayan Ateş Üzerine
İtalya’da Yolculuk’da Kaynayan Ateş Üzerine bir Deneme
Herşey varlığını borçlu olduğu alevin sınıırdır ancak
Rodin
Küllerinden doğmak Phoenix ya da Kaknus’a bahşedilmiştir. Modern çağda yanmayı bile unutmuştur insanoğlu. Aklının kurbanı olan, ateşini yitirmiş insan soğumaya, katılaşmaya, yalnızlaşmaya mahkûmdur. Yitirilen içsel ateşe yeniden sahip olabilmek için ölüm imgesi, geçip giden zaman, tarihin keskin ve ezeli gözleri, kinik doğa bilinci ve kaotik toplumsal akıntı yol göstericidir. Her yangın bir kıvılcımın eseridir nihayetinde. O kıvılcım ki birden çıkar, en umulmaz mecalsizlik anında patlayıverir.
Bachelard, “Ateşin Psikanalizi’nde şöyle der: “Ateşin olayın ilk etmeni olduğunu kabul etmeli. Gerçekten de ancak görünüm değiştiren bir dünya karşısında bir olay dünyasından, bir görünümler dünyasından bahsedilebilir. Oysa aslında, yalnız ateşin yol açtığı değişimler derin, çarpıcı, çabuk, harikulade, kalıcı değişimlerdir… ateşin yaladığı bir şey insanların ağzında başka bir tat bırakır. Ateşin ışıklandırdığı bir şeyde silinmez bir renk kalır. Ateşin okşadığı, sevdiği, taptığı bir şey anılar edinmiş ve masumiyetini yitirmiştir. Ateşle her şey değişir. Her şeyin değişmesi istenince ateş çağrılır. İlk olay yalnızca boş saatte, yaşaması ve parıltısı içinde, temaşa edilen ateşin olayı değildir, ateşin yol açtığı olaydır” “İtalya’da Yolculuk”ta 8 yıl önce birden parlayan kıvılcım hayatın ayazına fazla dayanamamış, ateşe dönüşememiş, yangın olmayı aklına bile getirmemiş ve hemen soğuyup küle dönüşmüştür. Birbirine söyleyecek, söylemeye değecek tek bir sözü bile kalmamış olmanın buz tutmuş tarihidir geçen yıllar. 8 yıldır doğmamış bebek de bu buzlu ilişkinin kadersiz yavrusudur. Buzun erimesi süreci ilk kıvılcımın çakmasıyla başlayabilir ancak. O ilk kıvılcım da sonsuz uzaklıktaki bir fanusa hapsedilmiştir adeta.
Ateş saklıdır… Sıcak ve soğuk yoktur… Soğuk insanoğlunun tarihsel bir uydurmasıdır. Sıcak, daha az sıcak ve daha az sıcak vardır. Yeryüzünde var olan her şeyde ateş saklıdır. Kuzeyin Britanyası’ndan güneyin Napoli’sine geçince ısı artar. Yabancılaşma, yalnızlık, mutsuzluk ve iletişimsizlik deşifre edilir. Konuşulmayanlar konuşulur olur. Bir başlangıçtır bu hiçbir şey değilse bile. Yaşam kısadır ve Alex’in dediği gibi en iyi şekilde değerlendirmek gerekir. Ölüm, sokakları arşınlayan bir cenaze arabasında gösterir dehşetli yüzünü ya da artık yaşamayan bir uygarlığın esrarlı kalıntılarında, tanrı heykellerinde. Yaşamın gelip geçiciliği düşüncesi ısıyı arttırır. Alex’in dediği gibi kısadır yaşam. Bu yüzden belki Capri’ye gidip kadınlarla eğlenmek yitik bir uygarlığı keşfetmekten daha caziptir. Bu tercih ki, kıskançlık ve intikam duygularını da ortaya çıkarır, geçmişlerinde ortak bir şair arkadaşlarının yazdığı dizeleri hayranlıkla okur Katherine Alex’e. Alex, rahatsız olmuştur bu durumdan. Katherine’nin ona aşık olmadığını söylemesi bile rahatlatmaz Alex’i. İçini tam olarak neyin huzursuz ettiğini bilemez, ancak yine de gerçek bir duygularını göstermeme profesörü olduğu için kıskançlığını fazlaca belli etmez. Zaten, rahatsız olması için sebep bile yoktur yüzeyde. Ateş derinde saklıdır.
Isının kalbine çekilirler sonra bilinçsizce. Ateşin karşı konulmaz çekimine maruz kalırlar. Lavların yuttuğu bir hayalet şehirdir Pompei. Binlerce yıldır arkasına bakmadan ateş ve duman püskürten Vesuvio’nun eteklerinde dolaşırlar. Binlerce yıl önce lavların yutup dondurduğu, zamanın kör bir noktasında hareketsiz ve nefessiz bıraktığı iki insan bedeni çıkarılır topraktan gözlerinin önünde. Ne tesadüf ki, bedenlerden biri erkek öteki kadındır ve yan yana yükselmiştir ruhları bin yıl kadar önce. Geriye kalan, üzerlerinde yüzlerce yıl boyunca biriken toz toprak ve soğumuş lav tortusu silkelendiğinde ortaya çıkan kemikleşmiş, taşlaşmış iki bedendir. Öyle ya zaman kısadır ve kaçınılmaz son onlar için de geçerlidir. Kendi Vesuvio’larını çoktan yitirmiş, belki de hiç bulamamış, pasif haldeki Katherine ve Alex için içsel volkanlarının harekete geçmesi için bir başka gizli işarettir Pompei toprağı altında cansız yatan adam ve kadın bedeni. Boşanma kararını kesin olarak orada açıklar Alex. Isı ve ateş, onlar fark etmese de biraz daha yükselmiştir şimdi, özellikle Alex’i ne olursa olsun kaybetmek istemeyen Katherine için.
Şehirdeki yortu töreninde ayrılığın son cümleleri dökülür handiyse dudaklarından. Sokaklarda akıp giden gürültü, telaş ve kalabalık, insanın yek başınalığının, aczinin, zavallığının bir başka göstergesidir. Ayrılık kaçınılmazdır. O mahşeri kalabalığın içinde elleri kopar birbirinden . Katherine, tıpkı akıntıya kapılan bir yaprak gibi geri dönülmezcesine sürüklenir, kalabalığın içinde geri dönmek, kaybettiğini tekrar bulabilmek ne zordur. Kalabalığın içinde yalnız kalmak, yalnızlığın içinde yalnız kalmaktan daha acıdır Katherine için, ama özellikle o dakikaya kadar giderek artan, genleşen, kabaran, püsküren, şekilden şekle giren ısıya rağmen buz gibi kalabilmeyi başarmış ve son derece kararlı, soğukkanlı, umursamaz gözüken Alex için. Katherine olmadığı zaman, geriye kalacak olan bu kof kalabalıktır işte. Bu kahredici ve trajik farkındalık ile ilk kez bu kadar yakından karşı karşıya gelir Alex. Kalabalık şenliktir, devinimdir, hararettir, korkutucudur ve eyleme sevk edendir. Ve ısı, şimdi hiç olmadığı kadar yükseğe tırmanmıştır. Bireyin toplum karşısındaki, anlamsız, karşılığı olmayan, içsel mercekte net ve kayda değer bir görüntü bulamayan yığınlar karşısındaki trajik konumu Alex’in de yalnızlık korkusunu tetiklemiştir bu kez. Kendisi fark etmese de daha önce etraflıca bahsettiğimiz ısıyı arttıran tüm öteki imler bu son kopuşla birlikte zirveye tırmanır. Katherine’nin cephesinde ise söz konusu çaresizlik daha baştan kendini duyumsatır. Stromboli’de Etna’nın püsküren lavlarını, kaynayan, mutsuz, acı hayatını aşmaya çabalayan çaresiz Bergman, bu kez Vesuvio’nun çılgın ateşi karşısında teslim olmuştur. Bu teslimiyet ki onur ve gurura söz hakkı tanımaz.
Antonioni’nin pek çok filminin (Red Desert, Yolcu, L’Avventura, L’Eclisse, Il Grido…) arketipinin İtalya’da Yolculuk olduğunu söylesek kesinlikle abartılı bir yorum yapmış olmayız. Özellikle Gece’deki Lidia’nın Katherine’in, Giovanni’nin de Alex’in yer ve zaman değiştirmiş bir başka sureti olduğunu söylemek ne derece yanlış olur? Giovanni’den beklediği ilgiyi göremeyen umutsuz, hüzünlü ve melankolik Lidia, şehrin taşrasında, daha önce hiç ayak basmadığı mahallelerde amaçsızca gezinip kendini, yalnızlığını, yitik neşesini ararken, Katherine de Pompei’deki kalıntıları, eski şehri, tarihi eserleri saatlerce tavaf ederken yitik bir uygarlığın derisinde kendi iç gerçekliğini aramaz da ne yapar?
Rossellini’nin bu modern başyapıtı görücüye ilk çıktığında akıl almaz bir şekilde eleştirilmiş, aşağılanmış ve yerden yere vurulmuş, toplumcu, yeni-gerçekçi olarak bilinen Rossellini’nin nasıl bir cüretle böyle kişisel ve bireye, trajik bir aşk ilişkisine odaklanan bir filmi beyazperdeye taşıdığı sorgulanmıştır. Film, özellikle Amerika’da hiç hak etmediği bir şekilde yerilmiş, unutturulmaya ve önemsiz gösterilmeye çalışılmış, deyim yerindeyse sallandırılmıştır. Ya olmasalardı sinema, özellikle Avrupa Sineması ne halt ederdi diye düşünmeme sebep olan Cahiers du Cinema kalemşorları ve özellikle Godard, Truffaut ve Bertolucci gibi kimi ustalar ise filmi gerçek bir başyapıt olarak kabul etmiş, hakkında övgü dolu yazılar yazmışlar ve modern sinemanın zirvesine yerleştirmişlerdir.
Arketipsel ısısını yitirmiş, kendine ve topluma yabancılaşmış, her geçen gün daha fazla dibe vuran ve yalnızlaşan, kendine günübirlik, parlaması ve sönmesi bir olan suni ateşler yakan modern çağ insanının İtalya’da Yolculuk’a, ve Antonioni’den Godard’a, Cassavetes’ten Lelouch’a önünü açtığı pek çok yönetmen ve filme karşı olan ürkütücü ilgisizliği, bilgisizliği, acınası cehaleti ve duyarsızlığı insanlığın ve kültürün artık buzul çağına girdiğinin de en net göstergesidir. Bireyden topluma halka halka yayılan, aşktan kültüre, adaletten vicdana kadar pek çok alanda tüyleri diken diken eden bir hayat üşümesidir bu. Prometheus firardadır. İçine saklandığı kuyudan ne vakit çıkıp geleceğini kendisi de bilmemektedir. Kimsenin de onu arayacak mecali kalmamıştır ne yazık ki… Hayat soğur… İnsan üşür…
24 Ağustos 2010
Voksne Mennesker

-Nedir yaşam?
-İnsanın yaşayamayacağı şey.
Ingeborg Bachmann
Kabul edelim. Hepimiz sevdik Noi’yi. Binlerce kilometre uzaklıktaki ve muhtemelen hiçbirimizin dünya gözüyle görmesi kısmet olmayacak, dünyanın unutulmuş bir köşesindeki o buzul hüznü. Tümüyle yabancısı olduğumuz o bembeyaz coğrafyaya, birbirinden minör hayatlara, içlerinde taşıdıkları o ince mizaha kayıtsız kalamadık büsbütün. Dagur Kari, bu kez kamerasının vizörünü bu melankolik kasabadan henüz canavarlaşmamış (belki de hiçbir zaman canavarlaşmayacak olan ) ancak heyecansızlığın, durağanlığın, oturmuşluğun, düzenin çekilmez kıldığı orta ölçekteki bir şehre çeviriyor. Sırf bu ince geçiş nedeniyle bile beni daha fazla ilgilendiriyor.
Orijinal ismi Voksne Mennesker olan filmin Türkçeleştirilmiş adı Tutunamayanlar. İlk bakışta yabancı filmlere isim koyma özürlü toplumumuzun ve kimi sinemasal otoritenin hoşuna giden bir isim gibi gözükse de birebir Oğuz Atay’ın derin ve acı yüklü tonu yok burada. Her şeyden önce, bu her türlü hayat keşmekeşinden ırak siyah beyaz ülke, Türkiye değil. Daniel, Selim Işık değil. Daniel’in algısı Selim Işık’ınki kadar dünyaya açık değil, Selim Işık kendini çağdaş bir birey olarak duyumsuyor, amaçları, idealleri var. Daniel’in hiçbir amacı ve kayda değer bir ideali yok. Daniel’in toplumsal histerisi, çıkışsızlığı, sıkışmışlığı, Selim Işık’ınki kadar içten ve varoluşsal değil. Filmde tutunamayanları simgeleyen öteki karakterler de birer disconnectus erectus değil kesinlikle. Her ikisinde de gücünü toplumla bireyin ezeli uyuşmazlığından alan, altı dikkatle çizilesi bir ironi var. Ancak kalemlerin uç kalınlıkları farklı. Film, aslında tutunmanın bile saçmalığını arkasına alan bir alt metin sunuyor gizliden gizliye. Absürdün rasyonelle iç içe girdiği ya da çakıştığı, gerçekle düşün kopup buluştuğu elastiki bir yapı var. Bütün bu yapıyı ayakta tutan temel dinamik ise hayatın tam da ortasında amaçsız, kimliksiz, parasız, mecalsiz kendini bulmuşluğun kimi zaman hüzün veren ince mizahı. Nitekim Büyükbaba lakaplı Roger, bir sahnede en yakın arkadaşı Daniel’e şöyle söylemiyor mu: “Varoluşsal bir kriz istemiyorum”
Filmin daha ilk repliğinden itibaren başlayan bu naif mizah, sürekliliğini ve gücünden hiçbir şey yitirmeyen gerçekçiliğini iki karşı safta nefes alıp veren toplumsal bölünmüşlükten alıyor. Hayatta bir türlü dikiş tutturamamış ve tutturmak da istemeyen Daniel, sevgilisi Franc ve büyükbabanın tuttukları saf; tam da kendilerine cepheden saldırıya geçmiş, iktidarı, düzeni ve sistemi savunan saf kadar bilinçi ve kararlı değil eylemlerinde. Verginin nasıl ödeneceği konusunda bile acemi onlar. Düzenli bir maaşları yok. Henüz iktidarın gözetimde değiller yani. Kimlik numarasını vermenin kendilerine karşı bir dış tehdit oluşturacağını, her türlü totaliter toplumsal aygıt tarafından fişlenmek anlamına geleceğini de biliyorlar ama. Aptal değiller yani. Sıfır model, tam donanımlı bir arabaları da yok onların. Külüstür ama sevimli ötesi bir Fiat 500 (ki filmin en dikkate değer aktörlerinden olduğunu düşünüyorum kendisinin) ayaklarını yerden kesmeye yetiyor. Nasıl ve niye para kazanılması gerektiği konusunda ise tümüyle cahiller. Ömür boyunca grafiti yaparak hayatını kazanmanın yürek burkan naifliğini taşıyorlar. Hiç kimseyle çıkar muhasebesine girmiyorlar. Bu yüzden romantik ve şiirseller. Üstelik bir gün evine dönerken (Daniel), ev sahibinin kızını sokakta kendi eşyalarını sudan ucuza satarken görmesi, yani kirasını ödeyemediği için evden kapı dışarı edilmesine rağmen, o minicik dört tekerinde sabahlayabilecek kadar da iyimser ve oldukları gibiler. Sosyal bir aşağılık kompleksinden eser yok.
Meslek edinmek, aile kurmak, çoluğa çocuğa karışmak, sisteme dahil olmak, vergi vermek, statü kazanmak ve tüm öteki totaliter buyruklar tümüyle anlamsız, özellikle filmin merkezindeki Daniel için. Kendisi gibi hesapsız-kitapsız ve bu dünyaya ait olmadığı hissini veren Franc’a kapılıyor bu yüzden. Ciddi bir ilişki ya da seviyeli bir beraberlik kurmuyor, tanrı evine girmenin, çocuk sahibi olup yuva kurmanın, maaşları biriktirip ev kirasını daha rahat ödeyerek geçinebilmenin ince hesapları sinmemiş henüz üzerlerine. Kapılıyor yalnızca. Antonioni’nin Yolcu’sunda David Locke’ın günlerce adını bile sormadığı kıza kapılması gibi, Betty Blue’da Zorg’un Betty’ye, Mauvais Sang’da Alex’in Anna’ya, A Short Film About Love’da Tomek’in Magda’ya, Hiroshima Mon Amour’da adamın kadına, Before Sunrise’de Celine’in Jesse’ye kapılması gibi ya da. Buna bir isim koymak gerekiyorsa, peki aşk diyoruz buna. Hesapsız, kitapsız, yatağında kendiliğinden ve herşeyden azat akan su... Ona bakarken, kırı şehre taşıyan, düşsel bir coğrafyayı hayal eden, ne hayali, düpedüz Fordlar, Suzukiler, Opeller görmesi gereken yerde fil sürüsü gören bir oyunbozanlık bu. Açmazın baş dönmesi…
Hayatın tam ortasında birden kendinin ve önündeki yılların farkına varmak zorunda olmanın, ait olmadığını sapına kadar hissettiğin materyalist bir evrende ve sistemin namlularının karışısında öleceğin vakte kadar her gün potansiyel hedef olduğun bir dünya karşısında, en aşağı yüz elli kilo çekmesine rağmen hakem olmayı kafasına koymuş bir hesapsızlığın ruh hali... Ama kesinlikle bön ve sığ bir kafa yapısı değil. Yeri geldiğinde, iktidarın temsilcileri polislere, araçlarını yanlış yere parkettikleri için kendilerine ceza kesmeleri için rica eden, onları kendi cümleleriyle (lütfen kesin cezamızı, dersimizi almış oluruz) saf dışı bırakan bir ruh halinin dışavurumu, bir yerde kayıtsızlığın ve dayatılan hayatla dalga geçmenin ince ironisi…
Kaurismaki’nin Geçmişi Olmayan Adam’ındaki gibi bir sosyal çöküş olduğu şüphesiz. Niyeyse, pek çoğumuzun hayalini süsleyen huzurlu ve varlıklı Kuzey ülkelerinde de işlerin sanıldığı gibi çok da yolunda gitmediğini pek çok kez görüyoruz. Boş sokaklar, durağan ve amaçsız caddeler, en başta kendilerinden ve yaşamlarından sıkılan insanlar, atını sistemin safında koşturan kimilerinin de (ev sahibi, mahkemedeki daktilograf kadın, vergi memuru, pastahanedeki tezgahtar kız, ve tabi ki yargıç) sanıldığı gibi çok da mutlu ve normal olmadıklarına da içten içe şahit oluyoruz.
Öyle bir durağanlık, amaçsızlık ve boşluk ki bu toplumsal yapının üzerine sinen, şehre gidip on emrin hepisini teker teker kırmanın hesapları yapılıyor. Pek çok metropolde hergün doğal hâlimizle en azında 3-4 tane emri farkında olmadan çiğnediğimizi düşünürsek bunun bir amaç olarak ortaya konması bile durumu özetliyor aslında. O pek gurur duyduğumuz, belki de hayatımızda üstümüze giymeye değer gördüğümüz tek geçerli giysi (yoksa ki dibine kadar çıplak kalacağız) olan meslek, sorumluluk ve statünün ikiyüzlü yapısı; kural koyucu, yasaklayıcı, devletin sözcüsü konumundaki yargıçta bile içsel bir kaçışı kamçılıyor en nihayetinde. Hukuk fakültesinde öğrendiği ve ona mesleğini icra etmesi için önüne konan hukuk kitaplarının buyurduğu üzere Daniel’i cezalandıran yargıç bile kendisinden, yaptığı işten, dünyada bulunduğu iki boyutlu koordinattan çok memnun olmadığı için gitmesi gereken bir davaya, hoş bir tesadüfün de tetiklemesiyle, sırf canı istemediği için gitmiyor, bilmediği bir şehirde bir gece daha kalmayı, en sonunda toplantısına hiç gitmemeyi tercih ediyor. Planlı, sistemli, ajanda merkezli hayatından ilk kez kaçıyor, üstelik hiç hesapta yokken, ya da yok görünürken! Bu Antonionivari kaçış Sartre’ın varoluşsal düşüncesindeki seçim yapma yetkisinin her durumda bize ait olduğu düşüncesini yargıçın ömründe ilk kez de olsa doğruluyor.

Daniel Franc ile sevişiyor, çocuk yapmak için değil ama, sevişmemek mümkün olmadığı için sevişiyor. Baba olmak ve yuva kurmak, ailenin reisi olmak için değil. Bir babanın nasıl olabileceği konusunda hiçbir fikri yok. Tek bildiği baba olmanın sorumluluğunu kaldıramayacağı… Gazete bile okumayan, başbakanın adını bile bilmeyen adamdan baba mı olur? Normal bir çiftin bir bebek sahibi olacaklarını duydukları an verdiklere tepkilere yüz seksen derece ters bir tepki veriyorlar. Ancak tohum yuvasına düşüyor. 30’lu yaşlarına sinsice yaklaşmakta olan pek çok genç “herif” gibi ne yapacağını bilmediği, sistemin dayattığı bu otoriter yumruk karşısında nasıl bir refleks ortaya koyacağını tasavvur edemediği için çareyi kaçmakta buluyor. İspanya’yı Akdenizle buluşturan Costa del Sol’da iki haftalık bir tura çıkıyor kimseye haber vermeden. Kendini, hayatını dinleyebileceğini düşündüğü bir kaçış gibi görüyor bu kısa gezintiyi (bu parasızlıkta öyle bir tura nasıl çıkabildiğini bahis konusu dahi etmiyorum). Bir turist olmak amacıyla gittiği bu topraklara turist kalmak bile zorluyor onu. Otobüsleri iki tarafı çölle kaplı bir arazide ilerlerken, zevzek tur rehberinin sözde tanıtım amaçlı rehberlik zırvalarını dinlemekten sıkılıyor. Çölün tam ortasında inmek istiyor otobüsten. Belki bu çölde hayatına en yakın karşılığı bulduğu için, belki kendini para verip karşılığında kuruşu kuruşuna enformasyon satın almaya çabalayan ötekilerden farklı hissettiği için, ama en çok bir seyirciden çok, baktığını, gördüğünü bilmek değil yaşamak isteyen bir uyumsuz olduğu için. Çölün yabancı sesinin, o vahşi ve gizemli kimsesizliğinin, tur otobüsünün camlarının ardından anlaşılamayacağını bildiği için. Zaten kulağındaki ısrarlı müzik bile bu karşı koyuşu daha en başından özetliyor.
Öyle çelişkili, öyle hayat özgü ve öyle kafayı berraklaştıran tesadüflerle dolu ki hayat, iki karşı safın vücutları farklı amaçlarla gittikleri memleket sınırlarının ötesindeki topraklardan geri dönüşlerinde havaalanının WC’sinde karşılaşıyor bir ayna aracılığıyla. Her ikisi de hayatları onları öyle zorladığı için göz göze geliyorlar. Gidiş, kalış, amaçlar, niyetler, yaşantılar, değer yargıları farklı olsa da iki saniyelik bu bakışmaya mecburlar belki. Üstelik, birbirlerine hiç olmadıkları kadar yakınlar aslında o an. Daniel, belki 9 ay sonra baba olacak, hayatında Fiat 500’den başka hiçbir şeye “sahip” olmayan Daniel, bir bebeğe “sahip” olacak, tıpkı yargıç gibi. Hayatını toplumsal kuralların, sınırların belirlenmişliği içinde, daha ötesinde mesleğinin boyunduruğu altında yaşayan yargıç birkaç gün sonra çocuğunun doğum günü için mağazadan doğumgünü hediyesi çalacak, üstelik mağazadan çıkarken güvenlik kamerasına gözlerini uzun uzun dikerek ve elini kendinden intikam alırcasına sallamayı ihmal etmeyerek, suç işlemenin keyfine vararak, kendi ipliğini pazara çıkararak; belki 9 ay sonra çocuğu için aynısını yapacak olan Daniel gibi. Ancak bu anlık buluşma, birbirlerinin içinden geçenleri, niye burada olduklarını, hatalarını, değişimlerini paylaşma fırsatı verecek bir ortama dönüşemiyor. Araya konulan uzunluğu belirsiz mesafe, maalesef ve kaçınılmaz olarak varlığını sürdürüyor.
Daniel’in geri dönüşü baba olma, yuva kurma, o güne kadar aklından bile geçirmediği sorumluluk alma gibi zorlayıcı kararlar konusunda keskin bir viraj almasına sebep olmuyor ilkin. Daniel aynı Daniel. Kürtaj, Franc çok istemese de, kaçınılmaz her ikisi için de… İkisi de bunun farkında ve birbirlerini doğruluyorlar. Huzursuz bir sabah vakti kürtaj için jinekoloğa gidiyorlar. Fiat 500’ün seyir ettiği caddeyi kesen köprü düzeneğinin, az sonra aşağıdan geçecek uzun boylu bir gemi için kalkması canını sıkıyor Daniel’in. Çünkü aceleleri var. Çünkü kafasını karıştıran, onu huzursuz eden bu sevimsiz durumu, bu dayanılmaz fikrin ağırlığını bir an evvel kesip atmalı Daniel. Ancak, Franc’ın arabanın sağ ön camına başını yaslayıp uyuduğu o müthiş kare Daniel’in kararını da sapmaya uğratıyor. Tam bu siyah-beyaz yarı düşsel ortamda, filmin tek renkli ve belki de en gerçek planı bu. Çünkü hayatlarını geri dönülmemecesine değişime uğratacak bir kararın verildiği iki saniye. Bir bebek ne kadar gerçekse o kadar gerçek, bir bebek siyah-beyaz yaşantılara nasıl renk katacaksa o kadar renkli. Yeni bir can’ın, hayatın, hayata adım atmanın, sevdiği adamla birlikte dünyaya yeni bir can vermenin korkutucu ama yaşadıkları çaresiz ortama tek karşı koyma yöntemi her ikisi için de. Ve Franc, uykusu bitip gözlerini açtığında hastane kapısında değil, doğanın kucağında buluyor kendini. Neşeli ve henüz sahiplenilmemiş bir ormanın karşı konulmaz derinliğinde, birlikte büyütecekleri bebeğin de sahiplenmeyeceği ama içinde yaşayacağı, yaşamasını istedikleri dev bir huzur barınağında.
Kari’nin kamerası, belki bu kez kasabadan şehre döndüğü için Noi Albinoi’de olduğu kadar yavaş hareket etmiyor. Ama, yine ekonomik, hesaplı, hayattan almak istediği karelerin farkında, neyi nasıl söyleyeceğinin bilincinde bir kamera. İzleyeni usandırmayan, tezini ispat etme kaygısı gütmeyen, hiçbir ideolojik söyleme angaje olmamış, kör göze parmak sokmayan bir üslup. Otobüsün içinden mikrofonla insanları gezdirdiğini sanan bir turist rehberini ya da her Allahın günü uçaktaki yolculara acil durumlarda neler yapmaları gerektiğini robot misali anlatan hostesleri göstermesi yetiyor 20.yy’ın ikinci yarısına kısa bir özet geçmek için. Buna benzer olarak, hostesi dinlemek yerine uçağın küçük camından ipeksi bulutları ve uçsuz bucaksız gökyüzünü izleyen Daniel’i ya da babanın Daniel’in mahkeme kararının sonucunun ne olduğunu öğrenmek için basit bir parmak hareketini kafi görmesi yetiyor varoluşun ve yaşadıklarımızın saçmalığını, anlamsızlığını, içlerinde taşıdıkları derin boşluğu anlatmak için.
Hayat acımasız bir şaka gibi… Farkına varmak istemeseler de hayat onları da bu gerçeğe kayıtsız bırakmıyor. Daniel ve Francesca’nın ellerinde var olan tek güç birbirlerine olan hesapsız sevgileri ve henüz dünyaya gözlerini yeni açmış bebekleri. Kendi büyürken onları da büyütecek, belki bu yüzden öteki pek çok bebekten daha manidar bir bebek. Belki farkında olmasalar da, onu hayata getirmelerinin esas sebebi de bu. Bu acımasız şakaya istemeseler de gülmenin tek yolu mizahtan ve şiirden geçiyor. Çünkü bu şakası olmayan şakaya gülmedikleri zaman yüzleri her gün biraz daha asılacak, esas o zaman o istemedikleri hayatları üzerlerine giymek zorunda kalacaklar. Bu yüzden bebek, bu yüzden orman, bu yüzden hakemlik, bu yüzden kızmabirader, bu yüzden para kazanma hırsı taşımayı bilmeme, bu yüzden bu ince mizah, bizde her sene Ordu’ya giden tosbağalar gibi dağ bayır gezip kaçan Fiat 500 katarı bu yüzden. Kari toplum mühendisliği yapmıyor ya da yüzeysel bir medeniyet tasarımı çizmiyor. Gergin, sert ve delişmen bir kamerası, asabi bir mizacı yok. Ancak diyor, siz de böyle bakabilirseniz hayata, golf topunu bir türlü deliğe sokamadığınız için sinirlenmezseniz, hayatla dalga geçebilmekte bu kadar ustalaşabilirseniz bir gün, karşı koyabilirsiniz. Yoksa o da biliyor insanlığın dünyanın dört bir tarafına yayılan bir hastalık olduğunu ve bunun bir parçası olamayacağımızı.
Metinlerarası Bir Rüya: A Ay

…hayatsa rüyalarından çalınan o büyük zaman
Edip Cansever
Bir düş gibi okunabilir A Ay. Kökü Türk Edebiyatı’nın toprağına dikili uzun ve sonu olmayan bir roman gibi okunabilir. Baştan sona ağrılar, heyecanlar, hezeyanlar ve rüyalar arasında devinen, efsanelerin, karmaşık imgelerin, hikâyelerin iç içe geçtiği metinlerarası bir masal gibi okunabilir. Bunları ben söylemiyorum. Yeşilçamın melodram geleneğini saymazsak, bir yanını hep gerçekçi veya toplumsal-gerçekçi anlatıma dayamış, düşlerden, imgelerden elini eteğini çekmiş Türk Sineması’nın Sevmek Zamanı ile birlikte en yenilikçi, en avangard filmi olan A Ay söylüyor.
Film uzun yıllar boyunca Rumeli Hisarı’nın kıyısındaki tarihi bir konakta yaşamış aristokrat bir Osmanlı ailesinin üç kuşağının temsilcileri arasında geçiyor. Merkezde ölü bir babanın kardeşleri olan iki hala ve yeğenleri Yekta var. Ancak ölülere, maziye, anılarla yüklü tarihe sürekli yapılan göndermeler, konağın, ailenin, İstanbul’un tarihi ile ilgili biteviye anlatılan öyküler A Ay’ın bir ailenin üç kuşaklık öyküsü olarak okumanın yanlış olmadığını işaret ediyor.
Babasını, annesinin kendisine hamile kalmasından kısa bir süre sonra kaybeden, annesini henüz küçükken, belleğe nüfuz etmeyecek (ya da işte böyle edecek) bir yaşta kaybeden Yekta’nın, düşlerde salınan, masalsı, hazin, şiirsel, kabusâne, aykırı iç dünyası filmin esas odak noktası. Yekta’nın karmaşık iç dünyasını devindiren, çatışmaya sürükleyen diğer iki karakter ise halaları Nüket Seza Hala ve Neyyir Hala. Nüket Seza Hala, Yekta’nın konakla, aileyle, geçmişle bağlarını kesmesini istemeyen, onu bu tozlu, köhne, tahtaları fırlamış konağa hapseden, muhafazakâr, zihni mâzinin yüklü hatıralarında kalmış bir karakterken; kardeşi Neyyir Hala ise ve Yekta’yı bu cinnet koğuşundan, bu cehennem evinden alıp çıkarmayı, İngilizce öğrenebileceği, kitaplarla, klasik kültürle, modernizmle, bilgiyle donatabileceği bir okula yazdırmayı, aslında bir yerde kendine benzetmeye çalıştığı, aklını rüyalarla, annesiyle, ölülerle bozmuş Yekta’nın, annesini, gördüğü tüm o saçma rüyaları unutması için onu bu viran konaktan derhal çıkarmayı isteyen, heyecanlı, hırslı, Nüket Seza’ya kıyasla yaşam dolu, gelecek dolu, bundan sonraki hayatını annesini ve babasını yitirmiş Yekta’yı ‘yaratmaya’ adamış bir karakter olarak resmediliyor. Ve tabi bunların yanında bir diğer karakter ise, Yekta’yı halalarının çekip almaya çalıştığı düşler dünyasında yalınayak yürümesi için cesaretlendiren, düşlerin dilinin gerçeklerin dilinden başka bir dil olduğunu anlatan, bir masal miti sarhoşluğundaki, yaşamıyor olması yaşıyor olmasından daha muhtemel manastır bekçisi.
Yekta’ya bakalım biraz. Reha Erdem’in sonraki filmlerinde de olduğu gibi büyüyemeyen, büyümenin sancılı ve anlamsız yollarından geçmek istemeyen, Lacancı manada imgesel dönemden kurtulamamış, her ikisi de öldüğü halde babasını değil, annesini rüyalarında gören, rüya-zamanla gerçek-zaman’ı iç içe yaşayan, her gece uykusundan uyanıp, girmesi yasak olan odaya girip pencereden annesinin yeşil kayığıyla geçmesini ve yüzünü ay gibi ışıldatmasını bekleyen, yaşamla olan bütün bağını ölü annesinin ölmediğini kanıtlamak üzerine kurmuş, otoriteden, buyruklardan, henüz içine girmediği ama kuvvetle sezdiği toplumsal düzenden, okuldan, gerçek olan’ın anlamsız, hissiz, kof doğasından sıkılmış, pek çok çocuğun aksine yalnızlığı arkadaşlığa yeğ tutan, belki rüyalara inandığı ve rüyalarda yaşamak istediği için hayatın yarım, bitmemiş, eksik olmasından sonsuz öfke duyan acılı ve hazin bir çocuktur.
Annesinin öldüğünü, gördüklerinin saçma bir rüyadan ibaret olduğunu söyleyen Nüket Seza halasına “Neye anlatıyorsun hala, ben her şeyi gördüm bile” diye karşılık veren ayrıksı bir çocuk Yekta. Sinemanın hangi çocuklarını gördüm Yekta’da? Antoine Doinel’in asiliği, Bresson’un Mouchette’inin mazlumluğu, Victor Erice’nin Arı Kovanının Ruhu’ndaki bir gizli bildiği olan Ana’nın masumiyeti, Bergman’ın, A Ay’a uzaktan ruh akrabası olan Sessizlik’indeki Johan’ın bölünmüşlüğü… Bunların hepsi, ama hepsinden fazlası…
Film, Burgazada ve İstanbul sokakları sekanslarıyla birlikte büyük ölçüde köşkte geçiyor. Köşk minör bir medeniyetler çatışmasının simgesi. Gelenekselin, ritüellerin, geçmişin yanındaki, Doğu’ya yakın duran Nüket Seza Hala; yeni heyecanların, yeni keşiflerin, batı merkezli modern bir eğitimin cephesinde saf tutan, Batı’ya yakın duran Neyyir Hala; ve işte tüm bu dünyevi meselelerden kendini soyutlamış, rüyalarda yaşamanın benzersizliğinden olacak daha bu yaşta ölülerin peşine düşmüş bir proje: Yekta. Ne doğunun ezelde akan geniş zamanını duyan, ne de batının istikbale dört nala koşan gürültülü zamanını bilen, onların yerine rüyaların zamanını yaşayan Yekta… Halalarıyla bir türlü kuramadığı iletişimi Neyyir Hala’nın adadaki talebesi Nuran ile kurmaya çalışır. Kuşları insandan daha çok seven, ve hemen hiç arkadaşı olmayan Yekta için, işi gücü kuşları fotoğraflamak olan Nuran rüyalarını anlatabileceği bir dosttur ilkin. Onu gizlice köşkteki yasak odaya sokar, gece olunca uyanıp yanına gelir ve annesinin kayıkla geçmesini beklerler birlikte. Nuran bir rüya şahidi olmak üzere seçilmiştir. Zaman gelir, ay ışığı yine akar odaya, anne kayıkla açılmış, boğazın telkari sularında süzülmektedir. Nuran şahitliğini belgelemek üzere makinesine davranır. Ancak gecedir, ve ışık yoktur, ve fotoğraflar karanlık çıkar. Rüyaların fotoğrafı halalarının mahkemesinde bir delil olarak kullanılamayacaktır. Nuran da görmüştür anneyi (büyüyen göz bebekleri), ancak belgeleyemez. Filmin belki de en can alıcı replikleri Yekta’nın ağzından öfkeyle dökülür. “Her gördüğünü gösterebiliyor musun? Rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun? Işığın yetiyor mu? Netliğini ayarlayabiliyor musun? Görmeyi, sadece görmeyi biliyor musun? Hem ne göstereceksin? Haberleşmek için mi? Kimlerle? Kendinden habersiz kaldın mı hiç? Gösterilemeyen şeyler görüyorum hep. Gör. Sadece gör. N’olursun. O fotoğraflara görmek için bak. Görüyor musun Nuran? Annemi görüyor musun?
Nuran yaraya merhem olamaz. Ancak biri vardır onu rüyalarına sahip çıkması için destekleyen, rüyaların diliyle hayatın dilini birbirinden ayıran, hiçbir şey bilmese, hiçbir şey görmese bile ona inanan. Mitsel bir kahraman edasındaki manastır bekçisi rüyaca nutuklar atar Yekta’ya “Rüyalarının tabirlerini, anlamlarını sakın arama. Nedenlerini de arama. Rüya rüya içindir. Rüyanda gördüğün kuş, rüyanda gördüğün kuştur. Rüya kuşları bu kuşlara benzemez. Onlar başka bir dil konuşurlar.”
Yazının başında A Ay’ın bir roman, metinlerarası bir masal gibi okunabileceğinden bahsetmiştik. Şüphe yok ki bize bu cümleyi kurduran referansların başında Sevim Burak ve Yanık Saraylar geliyor. Sevim Burak’ın Yanık Saraylar’ı ile A Ay arasında hem yapısal hem de içerik ve hikâyeler bağlamında kayda değer yakınlıklar vardır. İçerik ve hikâye öğeleri açısından baktığımızda; Sevim Burak’ın öykülerinde “konak, saray, köşk” gibi kapalı, dev, dış dünyayla ilişkiye asgariye indirmiş yapılar kahramanların patetik durumlarını yoğunlaştıran yapılardır. Geçmişi hatırlatan ve sorgulatan, yalnızlığı koyultan, dışarıyla, akıp giden hayatla bağını koparmış, gelecek ile ilgili herhangi bir düşünce barındırmayan, geçmişin girdaplı sularında sürekli dört dönülen özerk hapishanelerdir. A Ay’ın bir Osmanlı köşkünde geçmesi tesadüf değildir. Köşk, geçmişe hastalıklı bir inat ve tutkuyla sarılmanın, yani Nüket Seza’nın simgelediği yitik Osmanlı’nın, mutsuzluğun, trajedinin, yalnızlığın, köhnemişliğin yuvasıdır. Selim İleri “Yanık Saraylar Üzerine” isimli yazısında şöyle söyler: “Yanık Saraylar çöken bir zümrenin artıklarını; onların içsel karmaşasını, bireysel kurtuluşsuzluklarını, içinde bulundukları ‘yeni’ ortamla uyuşamazlıklarını anlatıyor. Yapıtın dünyası bu.” Yanık Saraylar’daki öykülerin hemen hepsinde vardır bu “büyük ev” imgesi. Ev bir anılar deposu, emekler külliyatıdır. Gelin görün ki dış dünya bu emeğe, anılara, birikimlere sadakat gösterecek sabırdan yoksundur. Ev her an parçalanmaya, yıkılmaya, kopmaya, yanmaya yakın durandır:
“ O’nun yangın duvarlı, rüzgâr fırıldaklı, şimşek çekenli EVİNİ almaya gelmişlerdi.
Nurperi Hanım kırk yıldan beri pencere önünde oturuyordu. Hiç kımıldamamıştı yerinden MENLİK’ten ÜSKÜDAR’a geldiğinden bu yana tırnaklarını yiyip duruyordu.” (Sedef Kakmalı Ev).
‘Büyük Ev’in yanması demek anıların yanması demektir. “Bir öğle üzeri ya Saray tutuşursa? Korkusuyla irkildiği ânı ve başka bir gün, masanın üstünde yarım bırakmış olduğu bir bardak çayı birlikte düşündü (…) ŞEREFİNİ – NAMUSUNU – yitirmeden yaşamasının kendi kendisinin ve başkalarının üstünde bıraktığı ESRARLI HAYRANLIĞI – ESRARLI HAYATINI – DÜŞÜNDÜ…”(Yanık Saraylar)
Nüket Seza Hala da kendi anılar denizinde yaşayan bir eski zaman kadınıdır, varı yoğu evin yüzyıllık mirası, yaşanmışlığı, kokusudur. Delirtici bir ısrarla ölçer biçer, evi tadil ettirme planları yapar. Ev, geçmişlerinden, şimdiki zamandan ve hatta gelecekten de üstün bir kutsiyet barındırır. “ Daha, bu ev göremediğin esrarla doludur, tahayyül edemediğin yücelikle doludur.” Yekta evden ayrılırken yatalak Sırrı Bey’in odasına girip önüne bir kutu kibrit atar. Her şeyin yarım ve eksik olduğu bu dünyada, bu köşk de sonsuz yarım ve eksiktir. Çektirdiği tüm acılar, çelişkiler, sahiplendiği bütün bu koyu esrar yanmalıdır. Yekta, Neyyir Hala ile İstanbul sokaklarında gezerlerken bir pasaja girerler. Yekta ahir bir zamandan kokular duyar “Hala, hala diyorum. Bir koku var, yanık kokuyor, yanık diyorum! Yanık kokusu bu! Hala, halacım, gezmeyelim bu kokuyu diyorum.”
Sevim Burak ve A Ay ile ilgili bir başka ortak simge de “iğne”dir. İğne, Sevim Burak’ta ölümün simgesidir. Gerçek hayatta uzun bir dönem terzilik yapmasının da etkisi olabilir, “iğne” yürüyen, nefes alan, hareket eden bir nesnedir. İğnenin yürümesi ‘ölüm’ü anıştırır.
“Bugün 1931-30 Haziran Pazartesi saat 2’de iğne kasığımdan hareketle yürüyerek belime çıktı - Aynı gün – Bugün 1931 – 30 Haziran Pazartesi saat 3’te Ebe Anastasiya Tevrat’ı getirdi – Saat 4’te gitti – Saat 5’te iğne gene yerinden hareket ederek sırtıma doğru yürüdü – Ağrı ve sızı yüzünden bir yere çıkmayıp akşama kadar pencerenin önünde Tevrat’ı okudum – Saat 6’ya doğru iğnenin yürümesi ve ağrı durdu” (Ay Ya Rab Yehova)
Sevim Burak’taki bu iğne korkusunu, A Ay’da Sırrı Bey üstlenir, bir yerine kaza eseri girebilecek bir iğnenin, içinde ilerleyip kalbine saplanabileceğinden korkar. Benzer bir şekilde Yekta’nın rüyasında gördüğü “iğne” imgesel bağlamda ölümü çağrıştırır. Nüket Seza Hala, Yekta’nın gördüğü rüya üzerine bir rüyalar tabiri kitabından rüyada görülen “iğne”nin hangi anlamlara geldiğine ilişkin konuşur:
“ - Her kim eline bir iğne battığını görür ise, rüyanın hayra alamet olup olmadığı, batan bir iğnenin hangi elin hangi parmağına, yorgan iğnesiyse üzerinde takılı olan ipliğin rengi tamamen zıt anlamlarla yüklü olabilir.”
- Benim değil, annemin eliydi kanayan. Bir küçücük damla kan çıkıyordu. Güldü. Boşver boşver suda leke kalmaz dedi.”
Bir başka sekansta, Yekta annesinin kayığıyla görünmediği bir gece öfkeli, acı dolu ve melankolik bir ruh haliyle Sırrı Bey’in yatmakta olduğu odaya girer. “Annem gelmedi bu gece. Beni bekliyor. Anneme gidiyorum Sırrı Bey. Annem beni çağırıyor. Sizin için ne yapabilirim?” dedikten sonra parmağından damlayan kanı görürüz. Yekta parmağını ağzına sokar, kanı emer. Parmaktaki bu kan, rüyasında annesinin elinde gördüğü kandır. Çok muhtemeldir ki iğneyle parmağını delmiştir. Parmağındaki kanı emerek annesini hatırlar, annesini hisseder. Anne memesini emme devri sona ermiş, parmak emme devri başlamıştır. Parmağındaki kanı emerek hem hep çocuk kalmak isteğini dışa vurur, hem de rüyasında gördüğü ölü annesiyle tensel bir bağ kurar. Daha sonra öfkeyle şu sözler dökülür ağzından. “Çocukların duası kabul olurmuş. Benim artık dualarım da kabul olmayacak. Her şey işte böyle yarım!”. Ve hemen ardından iskeleye koşarak bir kayığa atlar ve annesini bulmak için sonsuzluğa doğru kürek çeker.
A Ay ve Yanık Saraylar arasında içeriksel benzeşmelerin yanı sıra yapısal açıdan da kimi ortak noktalar bulunabilir. A Ay sahip olduğu tüm sıra dışı niteliklere rağmen “klasik olan”a da şiddetle öykünür. Halalar tane tane, dirhem dirhem konuşurlar. Üzerlerine sinen Osmanlı kültürünün etkisi seçtikleri sözcüklerden, yaptıkları vurgulamalara, tonlamalarındaki seçicilikten, bir konuyu veya durumu hikayeleyişlerindeki zarafete kadar kendini gösterir. Cümleler uzaması gerekiyorsa uzar, bitmesi gerekiyorsa biter. Anlatılanlar karşıdaki ikinci bir kişiye değil de bir iç monolog, ya da asla gönderilmeyecek bir mektup şeklinde kendi kendine anlatılır sanki. Bir olayı hararetle anlatmaktan çok, bir ruh halinin soy kütüğü çıkarılır. Diyalogların doğallığı bilinçli bir şekilde arzulanmaz. Karşılıklı konuşmalar hikâyenin inandırıcılığına hizmet etmekten çok, yapıntı bir mimarinin heybetli görselliğine tuğla örerler. Halalar birbirlerinin yüzlerine bakarak konuşmazlar çoğu kez, duvarda seçtikleri bir noktaya, koltuğun döşemesindeki desene, ya da pencereden açılan yekpare sonsuzluğa bakarak konuşurlar. Anlattıkları da pek çok kez birbirlerinin konuşmalarını destekleyen cümleler değil, geçmişe ait bir takım hikayeler, kişiler üzerinedir. Tüm bu konuşmalar ve diyaloglar filmin ısrarlı ve tutarlı bir şekilde yapıntı olanı kucaklayan örgüsü içinde ve Osmanlı aristokrasisine yaslanan retoriği bağlamında kabul görür. Bu retoriğin kullanılış şekli bana Sevim Burak’ın Cumhuriyet’in henüz ilk yıllarında geçen Ay Ya Rab Yehova öyküsünü hatırlattı. Bilal Bey’in not defterine yazdığı günlük notlarla ilerleyen, ve dili öteki Sevim Burak öykülerinden farklı olan bu öyküde Bilal Bey’in yazdığı notlar, A Ay’daki halaların konuşmalarıyla akrabalık gösterir. “13 gündür iğnenin neremde olduğunu bilmemem zaten bozuk olan sinirlerimi perişan etmiştir. Ağrı ve sancı yoktur. Bu yüzden sancı beklenmiş fakat bedenimde bir değişiklik husule gelmemiştir.” (Ay Ya Rab Yehova)
Yanık Saraylar ve A Ay’da ortak olan bir başka yapısal benzerlik de kullandıkları sentakstır. Sevim Burak öykülerinde alışılmış sentaks ve cümle yapılarına rastlanmaz. Ezberi bozar, bir delirme eşiğinden seslenir Sevim Burak. Başı, ortası ve sonu olan, kurallı, korunaklı, içinde gözü kapalı yürünen, sığ indirgemelere gelen öyküler değildir bunlar. Hayat ne kadar kurallıdır ki sözcükler ve cümleler kurallı olsun. Kendisinin de dediği gibi “Sanat çevrelerinde, bilgi ve kesinlik arıyorlar. Benimse, yaşamam, tanımam, yazmam, sanı’ya (sezgi’ye) dayanır.” Küçük kağıtlara yazıp perdelere tutturduğu metinlerinin kağıt üzerindeki dağılımının öneminin farkındadır. Büyük harfin küçük harften farklı okunduğunu, satırların yatay değil de dikey doğrultuda dizilmesinin farklı okumalar, farklı anlam boyutları, çağrışımsal zenginlikler getireceğini bilir. Arzu ettiği vurguyu yapabilmek için sıkça yinelemelere başvurur. A Ay bir sinema filmi olduğu için kullandığı dil sözel değil görseldir evvela, ancak gücünü ‘sözel’den alan bir görsellik söz konusudur. A Ay’da büyük harfler Yekta’nın çıkışlarıdır. Baştan sona düz sayılabilecek bir ritimde ilerleyen A Ay’da Yekta ritmi bozar, büyük harflerle konuşur, halalarına bağırır, Nuran’a çıkışır, vurguyu kendinde toplar. Yinelemeler hem sözel (Haberiniz yok ki, işitilmiyor hala x 3 ) hem de görseldir (Merdivenleri üç kez iner). Karakterlerin bir delirme eşiğine yaklaştığının bir göstergesidir bu yinelemeler Sevim Burak’ta olduğu gibi. Bir başka örnekte; Yekta, John Donne’un kendisine halası tarafından zorla ezberletilip okunması buyurulan şiirini, sandalyeye çıkıp defalarca kez, başa dönüp tekrar tekrar okur ve halalarını çıldırtır.
A Ay’ın pek çok metinle bilinçli ya da bilinçsiz ilişkide olduğunu, metinlerarası göndermelerle dolu olduğunu söylemiştik. Edip Cansever şiirleri, sadece burada alıntıladığımız dizeleriyle değil, tüm yapıtına hâsıl olan ruhsal iklimiyle önemli bir alt metindir A Ay için:
“Denizse
Şuralarda
Yok önemi bir iki gün kaldı – martı –
Balkonda
Deniz de öldü sonra, martı da
İyi iyi
(Bezik Oynayan Kadınlar)
Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
Pencerelerde ve her yanda
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa
(Ben Ruhi Bey Nasılım)
Filmin bir sahnesinde şöyle söyler seyyar bir balıkçı Yekta’ya “Yani buraya çıkar, yani kendine çıkar, yani bu yol çıkmaz. Bu yol böylece kendi etrafında, adanın etrafında döner durur. Orda, yine ada. Burası bu yolun başıysa, aynı zamanda sonudur da. Ama yolu bırakır, tepeye vurursan, o zaman başka!” Yekta filmin sonunda Neyyir Hala’sından kurtulmak için, dönüp durduğu bu çarktan sıyrılmak için tepeye, gittikçe daha tepeye çıkar ve izini kaybettirir. Kaybolmuştur artık. Gerçeğin zamanından rüyaların, bilinçdışının zamanına geçmiştir. Bu anlamda ne kadar “harika”dır bilmiyorum ama kendi diyarını arayan, kendi diyarına kaçan bir Alice’tir.
"Bana hangi yoldan gitmem gerektiğini söyler misin?" dedi Alice,
"Bu neyi istediğine ve neye ulaşmaya çalıştığına bağlı" dedi kedi.
"Şey bilmem ki..." dedi Alice,
bunun üzerine kedi de:
"O zaman hangi yoldan gittiğin fark etmez" dedi.
Alice sözünü açıklamak amacıyla “Yeter ki bir yere varayım” dedi.
“Tabi varırsın” dedi kedi. “Yürümekten yılmazsan, bir yere varırsın elbet”
(Alice Harikalar Diyarında)
Sadece bunu yazsa yeterdi, sadece bunu çekseydi de olurdu kabilinden bir film A Ay. Kanonun dışında kalmayı seçen, yalnızca bilenin ve duyanın bir yerinden katılıp eşlik edeceği, başı ve sonu olmayan bir senfoni. O hiçbir zaman bitmeyecek filmlerden olan A Ay hakkında yazılacak her yazı da aynı kaderi paylaşacak sanırım, tıpkı bu yazı gibi…
The Isle’da Avlanmak Üzerine Bir Değini
Derinlik saklıdır. Nerede? Yüzeyde
Hugo von Hofmannsthal
Ülkenin sinemasa-sında birden baş köşeye oturan Kim Ki Duk’un şiddetten huzura evrildiği sinematografik serüveninin ara duraklarından biri The Isle. Bir yönetmenin ya da ‘auteur’lüğe soyunmuş bir yönetmenin resim ve şiirden mümkünse biraz anlamasını adeta şart koşan, hiçbir formel sinema eğitimi almamış, hiçbir yönetmenin yanında asistanlık yapmamış, fabrika işçiliğinden, beş yıl süren deniz kuvvetlerindeki astsubaylık macerasına, iki yıl süren kilise yaşamından, parasız pulsuz göç ettiği Fransa’da (Paris, Montpellier) sokak ressamlığına kadar birbirinden çok farklı işlerde hayatın türlü tozunu yutup sindirmiş, bu nevi şahsına münhasır kişiliğin yaşam, aşk ve acıdan süzme boyasının suyuna banıp yazdığı bir başka felsefi şiir. Sadece sinemada değil, sanatın tüm dallarında esas erdemin kimseye benzememek olduğunu bir kez daha ispatlayan bir başka benzemez. Aşk, acı, bağlanma, saplantı, tutku, nefret, sahiplik üzerine daha önce kurulmamış cümleler kurmayı başarıyor yine hiç konuşmadan. Breton’un “Bir aşkta mutluluğu değil, sadece aşkı arayın” sözünün bile ötesine taşan sadomazoşist bir anti-romance.
Oltayı kendine takan, kendini avlarken ‘öteki’ni, ‘öteki’ni avlarken kendini avlayan, kamudan izin beklemeyen, gözden ırak ve yabansı bir av töreni… Yine tecrit edilmiş mekanlardaki, neşter vurulamayan kalabalık yalnızlık... Toplum, çürümeye yüz tutmuş adacıklarında oltasını gün aşırı hedonist bir organon niyetine kullanırken, kendi adalarında boğulmayı seçen tahripkar bir avcı, tahrikkar bir av… ‘Sahip olma’nın aura’yı tersdüz eden sığlığı, ‘sahip olmama’nın mesafeyi koyultan ototrajedisi… Adalar tek başına oturmak, yemek, içmek ve işemek için değildir, bunu biliyor Kim Ki Duk. Adalar komşudur, her sabah, her gece birbirini görür… Görmek yetmez, ruh bedenden önce kayığa atlar çoğu zaman. Av kendini av olarak kabul ederse, avcı avcı olmaya soyunur, mesafeyi öldürür, acıya son vermek için, acıyı sonsuza yuvarlamak için.
Bildiğini anlatmak için kullanmıyor kamerasını… Anlamadığını anlayabilmek, hiç değilse anlam yükleyebilmek için kullanıyor. Anlatmak kısmen totaliter bir eylemdir özü gereği. Kim Ki Duk anlatmıyor, beş duyusuyla duyduğunu duymamızı istiyor. Metaforlar kullanmayı seviyor Kim Ki Duk. Metaforlarını filmin tüm enerjisini, ‘psyche’sini, derdini duyumsatabilmek için seçiyor ve o metaforların merkezde durduğu hikayeler sunuyor. Metaforlar, basit bir ‘gösteren’den çok boyutlu ve derinlikli kavramlara dönüşüyor film içinde. Merkezden çevresine yayılan halkalar halinde genişliyor film ve sona erdiğinde (sona eriyor mu?) sınırları belirsiz olan bir çember hâlini alıyor. İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış ve İlkbahar’da mevsim bu metafor, Boş Ev’de golf sopası ve baskül, Yay’da ok ve müzik aleti. Yapı itibariyle daha konuşkan olan Bad Guy ve Samaritan Girl gibi filmlerinde de bu metaforları filmin farklı bölümlerine daha çekinik ve dağınık olarak serpiştiriyor. The Isle’da ise “olta” görüyor bu işlevi.
Boğulmanın erdemine inanıyor Kim Ki Duk. Kesif döl kokulu bir havada nefes almak zorunda kalmaktansa, tutkulu ve huzurlu bir derinlikte nefes alamamanın gücüne inanıyor. Kaybolmanın şiirini yazıyor. İçine dalıp kaybolduğumuz bir ormanda esas kaybolanın biz mi yoksa orman mı olduğunu bilemiyoruz. Hiç kimse hiç kimsenin değildir; ama herkes birbirinde yaşamaya ve birbirinde ölmeye mahkumdur. Elimizden, bu yıkım ve dirim sürecinin kendi adamızda, kendi karasularımızda gerçekleşmesini dilemekten başka bir şey gelmez. Hepimiz farkında olmadan avını bekleyen bir avcıyız, hepimiz farkında olmadan avcısını bekleyen bir avız. Başka ne ki yaşam... ne ki aşk... kim ki insan... kim ki duk…
Antonioni’ye Veda
Ne zaman film yapsam midemin derinliklerinde bir aksilik, yani film yaparak iyileştireceğim bir çeşit ur olur. Bu uru unutursam yalan söylerim.
Michelangelo Antonioni
Şüphesiz ki Cemal Süreya’dan bu dünyaya kalan en eşsiz dizelerdendir “keşke yalnız bunun için sevseydim seni”. Bambaşka bir bağlamda yazılmış bu söz öbeğinin sinema tarihinin en sevdiğim yönetmeninin ölüm haberini aldığımda sığınacağım ilk cümle olacağını nereden bilebilirdim. Büyük usta dünyadan göçeli beri onu neden bu kadar sevmiş olduğumu anlamaya çalışıyorum. Yaşadığımız bu korkunç riya ikliminde sevmek değilse de onu anlamaya çalışmak için bile sayısız neden var bana kalırsa.
1912 yılında İtalya’nın Ferrara kentinde doğar Antonioni. Bologna Üniversitesi’nde ekonomi eğitimi alırken bir gazeteye film eleştirileri yazar. 1939 yılında Roma’ya giderek “Bianco Nero” ve “Cinema” dergilerinde film eleştirmenliği yapar. Ertesi sene “Centro Sperimentale di Cinematografia”da sinema okumaya başlar. 1942’de Rossellini’nin bir filminin senaryo ekibine katılır. Aynı yıl Fransa’ya giderek Marcel Carne’nin asistanlığını yapar. 1943’te ilk belgeseli olan “Gente del Po”yu çekmeye başlar. Dönemin koşullarından ötürü 9 dakikalık filmi ancak 4 yılda bitirebilir. 1950 yılında çektiği ilk uzun metrajlı filmi olan Cronaca di Un Amore’de sinematografisinin esas meselelerinin başını çeken kadın-erkek ilişkisinin çıkışsızlığını polisiye bir öyküleme tekniği ile anlatmayı dener. Art arda çektiği I Vinti, La Signoria Senza Camelie ve Le Amiche’in ardından ilk başyapıtı olan Il Grido’yu çeker.
60’lı yıllar Antonioni’nin sinemanın ezberini baştan aşağı bozacağı yıllardır. Birer sene arayla çektiği L’Avventura, La Notte ve L’Eclisse ile kuralları yıkmaya başlar Antonioni. Yıkım hem biçimsel dogmalara hem de kalıplaşmış anlatım tekniklerine karşıdır. “Sinema okullarında öğretilen ve ancak gerçekten film yapmaya başlayıncaya kadar değer taşıyan böyle yüzlerce kural var. Yalnızca bunların ne kadar yararsız olduğunu kendime kanıtlamak için çekim yaptığım çok olmuştur.” Yerleşik anlatım kalıpları, söyleyeceği ‘söz’e dar gelir Antonioni’nin. Onda temsili bir eylem sinemasının izlerini aramak yararsız bir çabadır. Tanık olduğu çağ dramatik örgü bütünlüğünü kaldıramayacak kadar eksilmiş ve parçalanmıştır.
1964’te çektiği ilk renkli filmi Il Deserto Rosso, Antonioni’nin renklerin sinematografik anlatımdaki önemini keşfettiği ve renklerin anatomisi üzerine unutulmaz bir ders verdiği filmdir. Seçil Büker’in güzel tarifiyle “Antonioni’nin filmlerinde renklerle izlek birbirine karışır, renkler izleğin kendisi olur.”
1966’da çektiği gerçeğin ele geçirilmezliği üzerine bir başyapıt olan Blow-Up’tan dört yıl sonra tüketim fetişizmini eleştirdiği Zabriskie Point’i çeker. Hem Blow-Up’ta hem de Zabriskie Point’te kullandığı hippilerin bugünkü toplumu düzeltmek değil, onu yıkmak ve hatta eski çağların, daha sade, daha ilkel ve çok daha az mekanik bir yaşama dönmek istediğini ve daha iyi şeyler yaratacaklarını umduğu için onların tavırlarına hayranlık duyduğunu söyler. 1975 yılında çekeceği Professione:Reporter’da ne kendisi olabilen ne de başkası olabilmeyi başaran bir adamın yolculuğunu anlatır. “Her şeyden kaçıyorum, karımdan, evden, evlatlık çocuğumdan, başarılı işimden, vazgeçemediğim birkaç kötü alışkanlık dışında her şeyden” diyen Locke’un temsilinde varoluşun anlamsızlığını bir kez daha yüzümüze çarpar. 1982 yılında ise bir başka başyapıt Identificazione di Una Donna gelir.
Peki neydi Antonioni’yi böylesine sevmemin nedenleri? Heidegger'in bir şairin aslında sürekli ve tek bir şiiri yazdığını söylemesi gibi Antonioni de dönüp dolaşıp aynı filmi çekmiştir. İşte ben ondaki bu umarsız ısrarı sevdim evvela. Tüm büyük yaratıcılarda mevcut alan yazgısal bir esaret halidir bu, hayat karşısında aldığı tavır ile yapıtlarının aynı koordinatta kesişmesi durumu.
Nasıl ki Ömer Kavur’un erkek kişileri aslında bir parça Kavur’un kendisiyse, Antonioni’nin erkekleri de Antonioni’nin yansımalarıdır. “ …En önemli an, yönetmenin kendini çevreleyen her şeyden ve herkesten, çalışmasının daha yaratıcı bir gidiş kazanmasını, daha kişiselleşmesini, hatta en geniş anlamda daha otobiyografik olmasını sağlayacak eldeki tüm görüşleri derlediği andır.” İşte ondaki bu gözü pek dürüstlüğü sevdim. Filmlerindeki erkekler sürekli olarak zayıf kişiliklere sahiptir. Bu durumu şöyle açıklar: “Çağdaş erkeğin moral dayanakları yoktur. Bu yüzden bunaltı içindedir.” Erkek, eylemlerinin sarmalına dolanmış bir esirdir. Enis Batur’un ifadesiyle “Yazarın, fotoğrafçının, gazetecinin arkasından duruma bakar Antonioni: “Kimim ben” ve ne yapıyorum şimdi burada.” Kendisini terk eden 12 yıllık eşi Letizia bu terk edişin sebebini Antonioni’nin yaşam karşısındaki zayıflığı ve kötümserliği olarak göstermiştir. Bu ayrılıktan 3 yıl sonra gelir Il Grido. Yedi yılın sonunda terk edilen Aldo, Antonioni’dir biraz. “Yabancılaşma Üçlemesi”nin aksine bu kez sokaklarda anlamsızca dolaşan, yabancı yüzlerde aşkın suretini arayan ve kaçınılmaz olarak intiharı seçen erkektir. Kadının payına ise acı bir çığlık düşer.
Kadın, kafası amansızca karışık olandır. Aşkın, yeryüzünde sığınabileceği son yuva olduğunu bilir. Şöyle söyler Antonioni: “Doğal olmaksızın, hayatlarını ve aşklarını doğal bir şekilde sürdürmeye uğraşan kadınlardır. İletişim kurmakta zorlanırlar, çünkü doğrunun pek az olduğunu keşfetmişlerdir.” Erkek gibi kadın da yalnızdır, ancak kadın yalnızlığının bilincindedir. Erkeğin çoktan yitirdiği masumiyeti kadın henüz yitirmemiştir. L’Eclisse’de, borsada milyonlarını kaybeden adamın çizdiği çiçek resmi, La Notte’de Giovanni’nin bir zamanlar Lidia’ya yazdığı aşk mektubu erkeğin içinde bir zamanlar mevcut olan inceliğin ve aşkın simgeleridir. Kadınlarını sürekli dolaştırır Antonioni. Bütün bu başıboş dolaşmalarda kadın bir yandan ‘artık olmayan’ı ararken bir yandan da John Orr’un La Notte’deki Lidia için ifade ettiği gibi “kentteki erkek rolünü üstlenen ve kamusal alanlardaki toplumsal cinsiyet sunumlarını kuşatan ikiyüzlülüğü açığa çıkaran, meydan okuyucu bir dişi avare” konumundadır. Kadın ikiyüzlü bir modernizmin kıskacında kalmıştır. Paranın ve iktidarın tek hükümdar olduğu bir anakaranın kıyısında kadın, hayret suyunda boğulandır. “Kaybedilen onca milyon nereye gidiyor?” L’Eclisse’de Afrika dansları yapan Vittoria ilkel bir doğanın, yitirilmiş mutluluğun ve saf özgürlüğün arayışını imler. “Orada mutluluk daha az düşünülür, olaylar kendi kendine gelişir değil mi? Burada her şey çok karmaşık… aşk bile” Onda kadında bulduğu bu üstün duyuşu sevdim.
Antonioni modern çağda yitmiş olan aşkın ontolojisini sorgular. “Aşk dediğimiz, öylesine anlaşılmaz, öylesine çarpık bir duygudur ki, aşkı bir hastalık gibi incelemek gerekir… Aşk hiçbir zaman sürekli değildir. Erkekle kadını başta birbirine bağlayan bu duygu, zaman geçtikçe tükenmeye, ölmeye mahkûmdur.” Aşk, bir keşkeler şeceresidir Antonioni’de. “Keşke seni sevmeseydim… Ya da çok daha fazla sevseydim.” (L’Eclisse), “Yaşlı olsaydım keşke. Bütün yıllarımı sana adamış olsaydım. Yaşamıyor olsaydım. Çünkü bundan böyle seni sevemem.” (La Notte)
Konuşmanın anlamsızlığını sergiler Antonioni. “İnsanların çok fazla konuştuğunu düşünüyorum (…) Çok daha az konuştuklarında daha mutlu olacaklar.” Sözcüklere ihtiyaç duymayan bir aşkın özlemini çeker. Ne var ki konuşan hep erkeklerdir, kadınlar sessizlikte saf tutarlar.
- Dün gece ne yaptın?
- Neden bu kadar çok soru soruyorsun? Aşkta bence böyle yapmamak lazım. Belki de hiç âşık olmamak lazım. (L’Eclisse)
Konuşmanın anlamsızlığını vurguladığı gibi aşkın karşılıklı anlaşmanın ötesinde bir olgu olduğundan da dem vurur:
- Seni gerçekten anlamıyorum. Merak ediyorum eski nişanlınla sen birbirinizi anlıyor muydunuz?
- Birbirimize âşık olduğumuz sürece anladığımız tek şey, anlaşılması gereken bir şey olmadığıydı. (L’Eclisse)
Aşkı tanımlarken takındığı bu yazgısal umutsuzluğu sevdim.
Antonioni’nin karakterleri dünya karşısında çaresiz ve zavallıdırlar. Sonsuz çayırlarda ufacıktırlar, geniş caddelerde kimsesizdirler, odalarda ter içinde kalmışlardır. İşte ondaki bu yakıcı farkındalığı ve kabına sığmayan sıkıntıyı sevdim.
Çok az yönetmen filmlerini Antonioni kadar vurucu bitirebilmiştir. Il Grido’daki çığlık, La Notte’deki mektup, L’Eclisse’deki metaforik çürüme, Zabriskie Point’teki infilak, Blow-Up’taki hayalî tenis topu, Professione:Reporter’daki yedi dakikalık plan-sekans çalışması... Onda son sözünü söylerken giriştiği karşı konulmaz cesareti sevdim.
İtalyan ANSA ajansı şu cümleyle geçti dünyaya ölüm haberini: "Antonioni dün akşam evinde, eşi Enrica Fico’nun yanında, koltuğunda huzur içinde öldü.” Tek bir dizenin bile bir film projesine dönüşmek üzere zihnini kurcaladığı düşünülürse, ajansın geçtiği bu haberden haberi olabilseydi, cümlede geçen ‘huzur’ kelimesine takılıp yeni bir film yapmayı düşünebilirdi. Huzurun bahsini açmışken sözü Huzursuzluğun Kitabı’nı yazan Pessoa’ya vermek daha doğru olacak. “İlke, ideal, kadın ya da meslek – hepsi birer zindan ve pranga. Varolmak, özgür kalmaktır.” Artık özgürsün Antonioni.
Korkuyorum Anne

Dünya gözüyle
gördüğüm
bir insanım.
Sami Baydar
İlk ismi “İnsan Nedir” olarak konulan; ancak daha sonra hem söyleyiş hem de sağlayacağı şiirsel etki anlamında ruhuna daha uygun düşeceği için “Korkuyorum Anne”ye dönüşen bu insan sıcağı fışkıran film için daha pek çok isim düşünülebilir aslında. “Bir Biz Var Benden İçeri” ya da “Derin Nefesler Alma Oyunu” ilk aklıma gelenler. Sahip olduğu tüm sıcaklığa ve samimiyete karşın, bir an bile olsun yavşamayan, seyircisini ne denli önemsediğini her planında belli eden, eşine Türk Sinemasında pek rastlanılmayan bir senaryo, kurgu ve oyunculuk dersi, hatta biraz ileri gidersek Türk Sinemasında (maalesef es geçilecek) bir dönüm noktası “Korkuyorum Anne”.
Az sonra, daha önce izlediğimiz Türk filmlerinden tamamen farklı bir şey izleyeceğimizi daha filmin en başında duyumsatıyor Reha Erdem. Sinemamızda benzerini pek hatırlamadığım çarpıcı giriş sekansı, kurgudaki usta işi deneysel arayışlar, radikal ve riskli ama hedefi doksandan vuran kesintisiz müzik kullanımı, düşlerin kucağında emzirilmiş bir İstanbul portresi, seyirciyi kıskıvrak yakalayan ama aynı zamanda entelektüel kaygıları elden bırakmayan senaryo, Korkuyorum Anne’yi ötekilerden çok farklı bir noktaya taşıyan temel sebepler.
Kasabın dolaysızca sorup cevapladığı gibi “İnsan Nedir?” Danadan farkı nedir? Et, kemik, yağ ve sinirin ötesinde nedir bizi birleştiren, tümleştiren, insan kılığında ortaklaştıran? Filmin esas derdi bu sorulara cevaplar bulmak ya da bulma yolundaki terlemiş kafalara bir nebze yelpaze yapmak aslında. Filmin dramatik kaslarını çeviren yüzük hikâyesi ve kuyumcu soygunu, bu sorulara yanıtlar aramak için, karakterleri döndürmek, devindirmek, koşturmak, izleyeni alışık olduğu sinemasal kodlardan büsbütün koparmamak için varlar sadece. Yukarıda da bahsettiğim gibi filmi “benzemez” kılan, izleyicinin başını döndüren temel dinamikler, mercek altına aldığı ‘insan’ı, anlatırken kullandığı ayrıksı kurgu anlayışı, sözcük sözcük derilmiş senaryosu, birbirinden başarılı oyunculuklar, bazılarına abartılı gelse de ders olarak okutulması gereken eşsiz müzik kullanımı ve tam bir kadraj, renk ve ışık kuyumculuğu tadındaki görüntü yönetmenliği. Hatta öyle ki, çıkarın müzik, kurgu ve senaryonun senkronize sıçrayışlarını, film tepetaklak düşecektir.
Bu kadar uzak durmayın birbirinize artık diyor Reha Erdem. Hepimizin özlemleri, korkuları, düşleri, derinlikleri, söyledikleri, söyleyemedikleri, sıkıntıları, aşkları, birbirine kardeş. Hepimiz aynı kazanın içinde erimeyi bekleyen buz kalıplarıyız. Hepimiz aynı bacağız, aynı koluz, gülüşlerimizin ve gözyaşlarımızın sebepleri kaynağına indiğimizde ortak. Hepimiz aynı topraktan gelip aynı toprağa gidiyoruz nihayetinde. Aynı havadan nefes çekiyoruz, yer sarsılınca ne durumda olursak olalım iki saniye içinde birbirimize sımsıkı tutunup sokaklara dökülecek kadar savunmasız ve muhtacız aslında birbirimize. Hepimizin sümüğü var, hepimizin beli, göbeği, ayak bileği. Çocukluktan olgunluğa taşıdığımız korkular ve düşler kardeş. Bütün müslüman çocukların kesilmeyi bekleyen bir pipisi var, on sekizini deviren her gencin giymeyi korkuyla beklediği haki renkli kamuflajları.
Tamam, insanlar ikiye ayrılır, insanlar üçe, dörde, bine, milyona ayrılır. Eğri basanlar olduğu gibi doğru basanlar da vardır; ince belliler olduğu gibi kalın belliler de vardır, kalın belinden yakınanlar ve kalın belinden şikayeti olmayanlar; annesi olmayanlar ya da babasını hatırlamayanlar; sevdiklerine verdikleri hediyeleri sonradan geri isteyenler ve istemeyenler. Herkes geçmişinin, yaşadıklarının, yaptığı ya da yapmak zorunda bırakıldığı işlerin, ilişkilerinin, mizacının, deneyimlerinin vizöründen bakar hayata. Ancak bırakın evreni, şu kızarmış nar kıvamındaki kocaman dünyamızı bile düşündüğümüzde görme ve duyma frekansımız yürek acıtıcı bir şekilde ufacıktır. Kaskatı, yapışık, bulunduğumuz yerde sıkışıp kalmışızdır. Bir bıçak kesip yarmasın ortasından, tane tane görünüp saçılırız. Tanelerden kavramaya çalışırız bütünü. Yer bir sarsılmaya görsün, kuzu kuzu birbirimize sarılır sokaklara dökülürüz.
Birbirimizi tanımak, daha iyi anlamak, birbirimize karışıp bütünleşmek için soyunmamız şarttır belki de. İpeğin dediği gibi “Herkes çıplak olunca ne komik oluyor”dur. Duman ve sis bir yanılsamadır, geçicidir, sonsuz mavinin ortasında çıktığımız minicik bir kayalığın üzerinde yan yana dizilip, kıyafetlerimizden arındığımızda etimiz, kemiğimiz yani insan olduğumuz meydana çıkar. Birinin göğsünün çok kıllı olduğunu, ötekinin parmaklarının, bir başkasının memelerinin ne kadar iri olduğunu çıplak kalınca anlarız. Ya da biliriz ama görmediğimizi aslında gördüğümüzü söylemeye cesaret edemeyiz. Ötekinin de bizim kadar çıplak, saf ve tüm gerçekliğiyle, o hep gizlediği bedeniyle yanı başımızda duruyor olduğu düşüncesi ruhu da soyar birden. Korku o vakit suya gömülür.
Hepimiz günün her saati kendi tuhaf ve zavallı koşuşturmalarımızda düşer ve tekrar ayağa kalkarız. Biri satırı parmağına geçirirken, öteki aynı dakikada iğneyi batırır parmağına, biri kafasını dikiş makinesine vururken, ötekinin ayağı halıya takılıp düşer. En yakınımızda olan köpeğimiz değildir hapşuruğumuzun asıl sebebi. Herkes hapşurur, gözünü dünyaya iki saniye önce açmış kanlı bir bebek bile hapşurarak selam eder dünyaya. Neriman Hanım, Ali’nin röntgen filmine bakıp Allah’a üzerimizi örttüğü için şükreder. Ademoğlu, kemiklerinin, iç organlarının üzerine örtülen et’i yeterli bulmaz, korkar, çekinir, meydanda, saf, görünür ve üryan olmaktan. Ne yeni doğan bir bebektir o, ne de az sonra bedeni dünyayı terk eyleyecek bir maktül. Etinin üzerine pantolanlar, ceketler, kazaklar, bluzlar icad eder. Kendi acizliğinden korkar çünkü, bu kadar basit, güçsüz ve dayanıksız olduğunu görmeye dayanamaz. Halbuki bu kadar basittir insan olmak. Et, kemik, sinir, yağ ve herşeyi altüst eden, tüm dengeleri bozan ruh tabi ki...
İpek ve jimnastikçi ev arkadaşı Ümit bir sahnede, insan organlarından ikilemeler yapma oyunu oynarlar. Saçsaça, kolkola, nefes nefese, dişediş, kıçkıça, başbaşa, dirsek dirseğe, kafa kafaya, boğaz boğaza, yüzyüze, yumruk yumruğa... Gündelik hayatta karşı karşıya geldiğimiz insanlığın temel durumlarını, işteşlik ya da karşılıklılık ihtiva eden anları anlatmamız gerektiğinde bile, kendimizden, bedenimizden gelen bu ikilmelere başvurmamız bile durumu özetlemeye yeter gibidir.
Bitki olsun, hayvan olsun, insan olsun bütün canlıları nesnelerden ayıran en temel özellik nefes alıp verme özellikleridir. İnsanları hayvanlardan ayıran özelliklerden birisi ise doğru nefes alıp verebilme yetisidir, ya da öyle olmalıdır. Filmin pek çok sahnesinde, doğru nefes alıp verme üzerine hem ampirik hem de anatomik temelli pek çok saptama yapıyor Reha Erdem. Kasabın Neriman Hanım’a nefes alıp verme konusunda verdiği öğütlerden, sağlıkçı baba Rasih’in hem oğluna hem Çetin’e hem de önüne gelen herkese yaptığı sözde bilimsel açıklamalara kadar nefes alıp vermenin kritiği yapılır. Tüm bu saptamalar Ümit’in jimnastik dersinde öğrencilerine ve giderek genişleyen bir çeperle hayatın talebeleri olan bizlere verdiği öğütle daha keskin ve varoluşsal bir boyuta ulaşır. “Şimdi derin nefes alıyoruz. İyi ki varız diyoruz. İyi ki varız! Çok guruluyuz, çoook!”
Filmle ilgili bir başka önemli nokta çekildiği şehir elbette. Bazı filmler vardır, peliküle kazıdığı şehrin renklerinden, kokusundan, ruhundan ayrı düşünülemez. In the Mood For Love, Once Upon A Time in America, Wings of Desire, Amelie, Les Amants du Pont Neuf, Red Desert bu gibi filmlere örnek olarak gösterilebilir. Şehrin renkleri, kokusu, atmosferi, etrafına yaydığı benzersiz aura filmin kendisi olmuştur. Film daha sonra geriye bakılıp hatırlandığında, ilk akla gelen şehrin renkleri, kokusu ve gerçekçi ya da düşsel ama kendine özgü büyüsüdür. Truffaut bir Paris romantiği, Allen bir New York düşkünüyse, Reha Erdem için de bir İstanbul sihirbazı demek haddinden uzun boylu bir benzetme olmaz umarım. A Ay’ı henüz bulup görememiş olduğum için dillerde dolaşan o enfes İstanbul’unu hayal etmekle yetiniyorum sadece. Ancak Kaç Para Kaç’ın dramatik yapısını daha gerçekçi kılan ve kuvvetlendiren, Korkuyorum Anne’yi unutulmaz ve büyülü kılan en önemli faktörlerden birinin eşsiz bir İstanbul kullanımı olduğunu düşünüyorum. Kaç Para Kaç’taki parçalanan, eriyen, terleyen, acı çeken, gerilimli, sıkıntılı, aceleci, dört başı mamur ve bir o kadar da gerçekçi İstanbul kullanımının aksine bu kez, düşsel, romantik, şiirsel, çocuksu, pamuk şeker kıvamında bir İstanbul var karşımızda. “İstanbul benim esas başrol oyuncum” gibi lüzumsuz ve beylik açıklamalara girişmeden, anlamsız, filme katkı sağlamayan çekim planlarına ihtiyaç duymadan, “paradan kaçmadık” diye bağrınan bir görgüsüzlüğe tenezzül etmeden, turistik ve kartpostalsı niyet ve kaygılardan sıyrılmış, salt düşünde, çocukluğunun yazılmamış şiirinde sakladığı İstanbul’u gün yüzüne çıkarıyor Erdem. Öyle bir İstanbul ki zamandan azat edilmiş adeta. Kostümlerden, nesnelerin kekremsi tadından, duvar kaplamalarındaki ayrıntılardan 20-30 yıl öncesinin İstanbul’u olduğunu hissedebiliyorsunuz, ancak izleyiciyi koşullandırmamak için, düşündeki İstanbul’u düşlerdeki İstanbulla kavuşturmak için tarih düşmemiş Reha Erdem. Bir dönem filminden çok bir düş filmi olmasını tercih etmiş. Neşeli, rengarenk lunapark; türlü hayvanlarla dolu, şenlikli hayvanat bahçesi; her daim kuruyan beyaz çarşaflarıyla hayale açılan geniş teraslar; sürekli göğü arşınlayan köpük rengindeki martılar; güneşli sokaklar, eski apartmanlar, lokum mavisi gökyüzü, özlemle bekleyeceğimiz, düşlerde yaşayacak ancak hiçbir zaman yakalanmayacak olan, sokağa adımınızı attığınız an sükût-u hayale uğrayacağınız bir İstanbul portresi.
Film için, böyle etkili ve zihinlerden silinmeyecek bir görsel zenginlik yaratmak için harcanan çaba ise ayrıca takdire değer. Filmdeki kahramanların yaşadığı dairelerin çoğunun eskicilerden özel olarak toplanan eşyalarla döşendiğini, filmin son sekansındaki kulemsi kayalığın Kilyos sahilinde alçılarla inşa edildiğini , Çakır’ın uzun ve ciddi bir eğitimden geçirildiğini, martıları uçurmak için kilolarca hamsinin semaya fırlatıldığını, kostümlerin önemli bir kısmının seneler önce kapanmış bir fabrikaya ait kumaşlardan dikildiğini bilmek film önünde iliklememiz gereken düğme sayısını arttırıyor.
İnsanoğlunun pek çok hâl ve durumunun anlatıldığı filmden iki imkansız, naif ve çocuksu aşk da payını almış. Hayatı boyunca babadan çekmiş anasız Ali’nin Ümit’e, hayatı boyunca anadan çekmiş, ismi bile anasının eseri olan babasız Keten’in ise İpek’e duyduğu karşılıksız aşklar. Biri aşkının tüm karşılığını kendine ait olmayan bir yüzüğü geri getirme ihtimaline bağlamışken, öteki “sol eli başımın altında olsun, sağ ile de beni kucaklasın” deyip duran iki naçar aşk. Ve Ali ile Keten’in aşkları yüzük imgesinde karşılaşıp çatışıyor. Annesinin terzilik yaparak biriktirip kötü zamanlar için vazoya sakladığı parayı çaldığını anlamaması için yüzüğü belleksiz Ali’ye annesinden kalan yüzük diye teslim eden Keten ile Ali her ikisine de ait olmayan yüzük sayesinde aşklarına kavuşacakları hayaliyle birbirleriyle kavga ediyor. Ali’nin yüzüğü Ümit’e verme düşüncesinin ilk defa aklına gelmesi ise Keten’in yüzükle ilgili planlarını öğrenince ortaya çıkıyor.
- Sen n’apıcan ki bu yüzüğü?
- Bir kadın için almıştım
- Niye?
- Sevinsin diye
- Sevgilin mi?
- Sevdiğim
Birbirinden ince vuruşlarla çizilmiş yaşamsal ironiler dizisi de film boyunca sürüp gidiyor. Yıllardır askerden kaçan Aytekin’in askere gitmemek için çürük raporu almaya çalışması, amacına ulaşmak için elinin titremesinin ortaya çıkmasını sağlamaya çalışması, divanı tek eliyle kaldırıp indirmesi ve daha sonra Ali ile olan diyaloğu:
- Valla sakatsın sen
- Sağol be abi! İnşallah! İnşallah!
Ali’nin kuyumcu soygununda şüpheli konumunda olmaması için, hatta Ali’ni cephesinden bakarsak aslında tembelliğinin sefasını daha fazla sürebilmek için aklî raporunun olumsuz çıkmasına sevinmesi bu yaşamsal ironinin bir başka örneği. Polisin Ali’nin babası Rasih’e babasına söylediği cümledeki gibi:
- Gözün aydın amca, aklı yerinde değilmiş
Ya da filmin tüm karakterleri evde en sevdikleri odaları sayarken Ali’nin en çok banyoyu sevmesi, çünkü evlerde kapıyı kilitleyebileceğin tek odanın banyo olması, bu yaşamsal kara mizah öğelerine bir başka örnek.
Filmin gürül gürül akan kanının geçtiği bir başka damar ise hepimizin aslında birbirimize muhtaç olduğu gerçeği. Çocukluğundan bugüne kadar Ali’yi sürekli azarlamış, suçlamış, eleştirmiş, hem fiziksel (sünnet olgusu) hem de psikanalitik anlamda kastre etmiş olan babası, bir yandan 39 yaşında hâla bir baltaya sap olamamış oğlunu azarlarken, bir yandan da kalbi teklediğinde ilaçlarını koşup yetiştirmemesi için oğlundan başka yardım isteyecek kimseyi bulamıyor yanında. Ali, babası Rasih’in ömründen ömür çalarken, ona ömrünü de bağışlıyor aslında. Neriman hapşırık alerjisinin zanlısı olarak gördü köpeği Çakır’ı kasabın da dolduruşuyla 350 kilometre uzaklıktaki bir dağ başına sürgün ederken sonrasında yaptığına pişman olup ağlayıp sızlıyor. Oğluna göstermediği sevgiyi köpeğine gösteriyor. Köpekler bizi içimizde kemik var diye ısırmıyor çünkü, içimizde kalp yok diye ısırıyor. Günahsız masumu Çakır da taa 350 kilometreden koşup geliyor annesinin yanına, dağ başında tek başına yaşayamıyor, Neriman’a muhtaç çünkü, dört pati koşarak annesine geliyor sadist bir intikam duygusunu da yanında koşturmayı ihmal etmeyerek ama.
Daha önce de değindiğimiz gibi film boyunca çok aşikar bir Freud okuması kendini gösteriyor. Ancak sadece Freud almıyor nasbini Erdem’in düşünsel evreninde. Freud’ün tümleyeni Jung da bir o kadar kendini okutuyor. Ömer Kavur’un Gece Yolculuğu’ndaki gibi görece örtülü bir okuma değil Korkuyorum Anne’deki. O eşsiz ada-deniz sekansında Ali, sıçramalı bir kurgu estetiğiyle yavaş yavaş denize giriyor, önce ayaklarına, sonra dizlerine, sonra beline, daha sonra göğsüne ve boğazına kadar girdiği denizde en sonunda tümüyle kayboluyor. Jung terminolojisiyle açıklamak gerekirse “anne” tarafından yutuluyor. Çok küçük yaşta kaybettiği annesine gark ediyor. Zihnindeki anne arketipine bu yola kavuşuyor ve bu sayede ruhsal anlamda yeniden doğuyor. Suya, yani belleğe, yani anneye tamamen gömüldüğünde zihnini kuşatan o içses de fallusun gazabına uğrayan Ali’nin içinde bulunduğu ruhsal boşluğu ortaya çıkarıyor: “Korkuyorum Anneciiiiim”
Kökünden bir Oedipus kurbanı olan Ali gibi apartman kapıcısının küçük oğlu Çetin de benzer korkuları duyuyor. Ali çocukluğunun kırmızı topunu, anne imgesini yakalamak için 39 yaşında ağaca tırmanırken, Çetin yedi yaşında pipisini ‘baba’ya kaptırmamak için çıkıyor ağaca. İkisinin de ağızlarından çıkan cümle aynı; ses kalınlıkları ve tonlamaları hayatın acı suyuyla orantılı olarak farklı olsa da “Korkuyorum Anneeeeee”.
Filmin bir başka unutulmaz sekansında, çevirdiği dümen baskıcı, dominant annesi tarafından anlaşılan Keten ve “anne”sini hiç yaşayamayan Ali; o incecik, kulemsi kaya parçasına tırmanıp sonsuz denizi izliyorlar birlikte. Öncelikle Keten tırmanıyor kayaya, kendisini sevdiği kadının önünde “sidikli” diye azarlayan annesinden kurtulmak için, daha sonra Ali kendini benzer bir duyguya akraba hissettiğinden takip ediyor Keten’i. Ali gibi sağlıklı bir şekilde simgesel döneme geçememiş, toplumsal normları ve üst-benliğini içselleştirememiş Keten basıyor bu kez feryadını denize karşı “Anneeeeee, korkuyorum anneeeeee” Bir anlamda o da hem annesizliğini deşifre ederken, bir yandan da her şeye rağmen annesi olmadan hayata karşı mücadele edemeyeceğini söylüyor.
Aslında benzer temaları Reha Erdem’in Korkuyorum Anne’den iki sene sonra çektiği enfes “Beş Vakit”te de görüyoruz. Baba-oğul ve ana-kız çatışması, imkansız aşk, yine Freudyen göndermelerle dolu ama bu kez İstanbul değil, bir kasaba arka planında tığ gibi işlenmiş bir senaryo, yine başarılı ve derinlikli oyunculuklarla ve olağanüstü bir görsellikle anlatılıyor ve ayrıca mercek altına alınmayı fazlasıyla hak ediyor.
Korkuyorum Anne üzerine daha pek çok yazılabilir aslında. Merceğe yatırdığı maden “insan” olunca, ve baktığı mikroskop böylesine nadide, kişisel ve özgün olunca üzerinde çok daha fazla konuşulmayı hak ediyor. Söz konusu olan, insan denen kadersiz, acılı, yaralı, öfkeli, sıkıntılı mahlukat olunca söylenecek söz, kurulacak cümle de bitmiyor. Bahsi geçen, Heidergerci anlamda dünyaya “fırlatılmış” olan insansa; bu varoluşsal ve kör edici diyalektik gerilim mevcudiyetini ölüme kadar sürdürüyor. Biz istesek de istemesek de, uzun bir kıyamet festivali, karşı konulmaz bir korku şenliği tadında sürüp gidiyor hayat. Hepimiz biliyoruz, ne kadar çok göz, ne kadar çok kulak, ne kadar çok saç, bakış, ağlama, esneme, gülüş, sinir, ayak, uyku, gözlük, sakal, yanak, el, bacak olduğunu; ve aslında hiçbir şey bilmediğimizi, görmediğimizi, hiçbir şeye hâkim olamadığımızı, hiçbir şeyi denetleyemediğimizi. O dermansız, ruha ve bünyeye zarar soru her fırsat bulduğunda sorular denizinden kafasını edepsizce çıkarıyor. Niye yaşıyorum? Tüm bu sükût-u hayal denizinde bize seslenen o yumuşak, teskin edici, en ihtiyaç duyduğumuz anda imdadımıza yetişip huzur veren süt pembe renkli sesi zaman zaman duyduğumuz ya da duyma umudunu yitirmediğimiz için devam ediyoruz belki de bu anlamsız oyunu oynamaya. En kifayetsiz ve dermansız anımızda bize sesleniyor uzaklardan “Korkma annecim, korkma, ben buradayım”.
Hayat Var ya da Elde Var Hayat
Reha Erdem’in beşinci uzun metrajlı filmi Hayat Var için filmi izleyip salondan çıktıktan sonra filmin büyüsüne kendini kaptırmış bir izleyici olarak şu klişe cümleye sığınmak bir yöntem olabilir belki: “Reha Erdem yine yapacağını yapmış”. Ancak Reha Erdem’in sinemayla ilgili derdini daha ayrıntılı ele alıp soğukkanlı yaklaşırsak bu cümle yeterli olmuyor meramımızı iletmeye. Bunun yerine şöyle bir cümle kurmak daha doğru olacak sanırım: “Reha Erdem başkalarının yapmayacağını “yine” yapmış.”
Hayat Var, Reha Erdem’in diğer filmlerinin hemen hepsinden (en çok A Ay) bir şeyler barındıran, izlerken diğer filmlerinin sıralı sırasız aklımıza geldiği, ama buna karşılık tuhaf bir şekilde hepsinden ayrılan bir film. Bir yanıyla, yönetmenin diğer filmleriyle akraba olduğunu ısrarla hatırlatmak isteyen bir tonda, bir yanıyla da tek başına ayrı bir yerde durmak, ayrıksılığını kalın bir çizgi çizerek duyurmak isteyen bir film
Bir montaj sinemacısı Reha Erdem. Gerçekliği göstermek adına kamerasını gündelik hayatı belleğe geçiren ve şimdiki zamanı çoğaltan bir kayıt makinesi gibi kullanmıyor. Natüralizmin peşinde değil, aksine buna karşı. Sinemada yaratılmış olanı yani artificial olanı arıyor ve gerçekliği, doğallığı dışlıyor. Cinema-verite’ye sırtını dönen bir sinema anlayışı onunki. Anlamı hayatın doğal, müdahalesiz, her şeyi olduğu gibi gösteren gerçekliğinde değil, onu yeniden üreten, kurgulayan, kendi oluşturduğu bir sinema evreninin içerdiği bir yapıda buluyor.
Reha Erdem’in sinema anlayışının genel profilini kısaca anlatmaya çalıştıktan sonra Hayat Var’ın Erdem’in diğer filmleriyle (tematik ve içerik yönünden) birinci dereceden akrabalık ilişkilerine kısaca göz atmayı deneyelim.
Büyüme sıkıntısı çeken, büyümek istemeyen çocuklar (A Ay, Korkuyorum Anne, Beş Vakit); İstanbul’un salt betonkent, hırsızkent, parakent, korkukent, yüzsüzkent yüzünü değil de düşkent, aşkkent yüzünü ısrarla gösterme çabası (Korkuyorum Anne, A Ay, Kaç Para Kaç); hasta, aciz, yatalak, huysuz, öfkeli ihtiyarlar (A Ay, Korkuyorum Anne), yetişkinlerin aksine ağaçlarla, çalılarla, otlarla ilişkisini henüz kesmemiş, doğanın içinde soluyan çocuklar (Beş Vakit), hayatın durgun, düşlerden, heyecandan ve aşktan yoksun seyrine uyum sağlamış gibi görünürken birdenbire parlayan çocuklar (A Ay’daki Yekta’nın ani çıkışları, Hayat’ın hindileri çığlıklar atarak kovalaması), hayatın yarım kalmışlığı, eksiklik duygusuna yapılan vurgu ve daha pek çok şey Hayat Var’ın Reha Erdem’in önceki filmlerinden de aşina olduğumuz kimi yapı taşları.
Ayrıca, olayların değil durumların, hislerin ve düşlerin sinemasını yapma çabası, hikâyeyi sinemanın lokomotifi olarak değil sinemanın unsurlarından sadece bir tanesi olarak görmesi, yukarıda kısaca bahsetmeye çalıştığımız gibi sinemayı doğal ve gerçekçi yanıyla değil yapıntısal bir sanat olarak ele alması, kurguyu sadece hikâyenin anlatım mekanizmasında sahneleri birbirine bağlamaya yarayan bir doğal sinema aracı olarak değil, aynı zamanda filmin biçemini de inşa eden bir organon olarak kullanması Hayat Var’ı Reha Erdem’in önceki filmleriyle birlikte düşünerek okumanın yanlış olmadığına işaret ediyor.
Ancak tüm bu akraba temalar, imgeler, yapısal özelliklerdeki benzerliklerinin yanı sıra Hayat Var, Erdem’in diğer filmlerinden bir o kadar da ayrıksı bir yerde duruyor. Röportajlarında sık sık “Sürekli aynı filmi çekmenin bir üslûp olduğunu düşünmüyorum” vurgusunu yineleyen Erdem, filmleri birbirinin izinden gitse bile her filminde yeni şeyler deneyen, sinemada yeni anlam alanları arayan bir yönetmen olarak Hayat Var’da da daha önceki filmlerinde başvurmadığı yeni anlatım olanaklarını kullanmayı deniyor. Sadece kendi filmleri değil, Türk Sineması için de yeni anlatım olanakları, yeni film biçimleri bunlar. Bir başka anlamda Türk Sineması’nın damarlarını açıyor.
Herkesçe aşikâr olduğu üzere Hayat Var’ın diğer Reha Erdem filmlerinden en temel farklılığı sesin kullanımı ile ilgili. Korkuyorum Anne’de görüntünün sıçramalı kurgusu üzerine yıkılmış sinemasal anlatım, Hayat Var’da daha çok sesin kurgusu ve kullanımı üzerine yıkılmış durumda. Bir tanker sireni sesi ile açılan film, finaline kadar birbirinin içine giren, birbirinin yollarını kesen, seyirciyi kesif bir tedirginlikler dünyasının içine atan seslerin kuşatması altında adeta. Görüntülerden bağımsız ve kaotik bir sesler orkestrasyonu… Vapur sesleri, uçak-jet sesleri, tanker sirenleri, rüzgâr sesi, kırılan cam sesleri, tüfek sesleri, siren sesleri, çocuk çığlıkları, bebek ağlamaları, nefes alıp verme sesleri, öksürük sesleri, kaşıkla yatağın tırabzanına vurma sesleri, martı çığlıkları, hindi glu-gluları, karga gaklamaları, kedi miyavlamaları, köpek havlamaları, hamsi kızartma sesi, motor sesi, dalga sesi, tezahürat sesleri…
Film boyunca ısrarlı bir şekilde tekrar eden ve çoğu zaman eş zamanlı ya da birbirini takip ederek duyulan sesler filmin tekinsiz, huzursuz, tehlikelere açık, kırılgan yapısını besliyor. Tüm bu tekinsiz sesler bir yanıyla hayatın günlük keşmekeşinin, her biri tek başına gündelik hayatın doğal, duymaya alışık olduğumuz sesleriyken, bir yanıyla da Hayat’ın hayatını bulandıran, tehdit eden, rahatsız eden sesler… “hayat”ın içinden geçen ya da “Hayat”ın içini delip geçen sesler… Çarpıcı olan ise seslerin kaynağını çoğunlukla görmüyor oluşumuz. Nereden gelip nereye gittiğini bilmediğimiz bu korkunç ses dalgaları perdeyi yarıp çıkarak filmi izlemekte olduğumuz mekâna dalıyor. Seslerin kaynağını görmüyor, bilmiyor oluşumuz bizi fena halde rahatsız ediyor. Sadece görmüyor olmak da değil, çıkan her ses ya eş zamanlı duyuluyor –birikmiş bir enerjinin farklı yerlerde birden aynı anda boşalması gibi- ya da birbirini düzensizce takip ediyor. Örneğin bir sekansta, Hayat, babasıyla köprünün altında geçerken film bir anda sessizliğe gömülüyor, bir zırh vazifesi gören köprü tüm dış sesleri yutuyor, sadece belli belirsiz bir dalga sesi çalınıyor kulağımıza. Motor köprünün altından geçer geçmez gök gürüldemeye başlıyor, hemen peşi sıra evde babanın dedeye televizyonu sattığı için girişmesini izliyoruz, bağrışlar çığırışlar içindeki çekişmeden hemen sonra Hayat’ın kesik kesik alıp verdiği nefesleri dinliyoruz. Belki 10 saniye içinde olup bitiyor bunların hepsi. Sesler, mevcut durum veya ortamdaki huzursuzluğu, karışıklığı, rahatsızlığı sanki elinde duran bir ateş topuymuş gibi bir başka sese fırlatıyor, sonra o da bir başka sese… Bu arada bizler de bir plandan bir başka plana geçmiş oluyoruz. Sesler bu anlamda kurgunun da çarklarını çeviren önemli bir işlev görüyorlar.
Kendisine bir şey sorulmadığı zamanlar dışında pek sesini çıkarmayan (ani duygusal patlamalar hariç) Hayat’ın iç mırıldanmalarını dinliyoruz film boyunca. Ağzından çıkan mırıltılar nasıl söyleneceğini bilmediği, sözlerini henüz yazmadığı, kırık dökük bir şarkı gibi. Hayat’ın mırıltıları onun tek korunaklı alanı; kuralların, tehlikelerin, acının, yoksunluğun hüküm sürdüğü dünyada kendi sesini duyabildiği, kendini güvene aldığı, içindeki sesi sakladığı billur bir mahfaza. Bir nevi çocukluk tiki bu mırıldanmalar. Engel olunamayan, durdurulamayan, bir takım bozuklukları sanki hallediyormuş gibi devam ettirilen, takılıp kalınmış, sebebini en iyi tikin sahibinin bileceği çaresiz anksiyete halleri…
Hayat Var, bize İstanbul’u hiç bilmediğimiz, tanıdığımızı zannettiğimiz oysa hiç tanımadığımızı fark ettiğimiz bir tarafından gösteriyor. Tankerlerin, motorların, siren seslerinin, adam boyu dalgaların, karadakinden başka bir trafiğin yaşandığı denizden izliyoruz İstanbul’u. Aslında izlemiyoruz, karakterlerle birlikte biz de denizde geziyoruz. Aslında ne karakterlerin ne de seyircinin bildiğimiz İstanbul ile çok fazla bir alışverişi olmuyor film boyunca. Babayı ya boğazda motoruyla gemilerin kıçında dolaşırken ya da evde pineklerken görüyoruz, Hayat’ın hayatına şahit olduğumuz mekânlar ise çoğunlukla evin içi, ön ve arka bahçesi, babasını beklediği iskele, babasının motoru ve okuluna giderken geçtiği yol. Bildiğimiz, yorucu, sıkıntılı, dertlerden, acıdan ve kasvetten menkul şehir hayatını konu edinen filmlerde gördüğümüz İstanbul’un çok dışında bir İstanbul... İşte filmin esas büyük erdemlerinden biri de bu. İzleyicisini İstanbul’un cehennemî, kaotik ortamının içine neredeyse hiç sokmadan, muhteşem bir ses tasarımı, kamera kullanımı ve montaj çalışmasıyla tuhaf bir şekilde o kaosun tam da ortasına fırlatıyor. Şehrin debdebesinden uzak, huzur dolu, düşlerimizi uyandırması beklenen bir kuytu cennette kendini bir an olsun huzurlu hissetmeyi beceremiyor izleyici.
Hayat Var, Reha Erdem’in en yoksunluk dolu, en iç burkucu filmi belki de. Beş Vakit’ten, hatta A Ay’dan bile daha acı verici belki. Niye peki? A Ay’ı baştan sona bir rüya, bir şiir gibi izleyebiliyorduk. Sanki pelikülden perdeye dökülen ne varsa her an tuzla buz olacak kadar saydam, ince, hayali bir atmosfer kurmuştu A Ay. Hayat Var ise ne kadar gerçekçilik duygusunu bertaraf etmeye çalışırsa çalışsın bugüne, hayatın acılı, kahırlı yanına sıkı sıkıya tutunuyor. Gerçek olamayacak kadar güzel, güzel olamayacak kadar gerçek… Gerçek dediysem Reha Erdem’in kurduğu öznel, anlamın peşinde koşan bir gerçeklik bu…
Filmin final sekansından sonraki en enfes sekansında sevgilisinin dövdüğü baba ve yatağında çaresizliğini koyultmakla meşgul dede yerde sürünerek yine yerde bağdaş kurmuş Hayat’ın dizlerine kafalarını koyuyorlar. Hem baba hem de dede Hayat’a, henüz tükenmemiş bir umuda, sığınıp geçici bir uyku haline kaçarlarken; Hayat, yalvaran, acı dolu gözlerini seyirciyle boşluk arası kör bir noktaya dikerek yaralı bir hayvan gibi kesik kesik solumaya başlıyor.
Dedenin bir yerde Hayat’a söylediği cümle manidar: “Sen bana çekmişsin. Bak, hastalığımız bile aynı. Nefes alamıyoruz!” Hatırlarsınız, yine Korkuyorum Anne’de de karakterlerin hepsi kendi koşturmacasında hayatın türlü çelmesine takılıp kafa göz yarıyorlardı. Hepsi aynı anda hapşırıyor, aynı anda gülüyor, aynı anda düşüyor, hep birlikte derin nefes almayı öğreniyordu. Reha Erdem izleyicisine sandığımız kadar da yalnız, bir başına olmadığımızı, hepimizin aynı boğucu, aynı izah bıraktırmayan gerçeklerle sarılı olduğumuzu, aynı “gün”ün cenderesinde hep birlikte ezildiğimizi umutlu bir dille anlatma yoluna gitmişti orada. Hayat Var’da aynı görüş benzer bir şekilde tekrarlanıyor. Ancak bu kez çok daha acı, iç burkucu bir tonda. Tüm karakterler, ustası olması gerektiği koşullanan kendi yaşamının zavallı, aciz bir çırağından farksız. Herkes öyle acılar içinde, herkes birbirine sığınmaya öyle muhtaç. Ancak türlü dipsiz derdin içinde boğulan Hayat, ötekilerin dertlerinin dermanı olma vazifesini de kendinde topluyor. Dede, baba, Kamile Teyze hepsi başka sebeplerden, ama en çok sevgi yoksunluğundan, Hayat’a ihtiyaç duyuyor. Hayat ise bu korkunç sevgisizlik, aşksızlık ortamında en çok kendine sığınıyor. Filmde en çok çalınan “dert bende derman sende” şarkısındaki ‘derman’ı üstlenecek kimsesi yok Hayat’ın. Tek bir kişi sadece, hayır marangoz çırağı değil, babasının terk ettiği sevgilisi... Hayat gerçek aşka en yakın karşılığı onda buluyor. Etrafındaki aşk yoksunu insanların (babası, eve girip çıkan orospular, bahçede ve arabanın içinde gördüğü yiyişenler, babasını askerdeyken terk etmiş ilgisiz annesi, annenin kaba, pederşahi kocası, yalnızkereyalnız Kamile Teyze, acizkereaciz dede) dışında tek bir kişi var esaslı bir aşk duygusuna sahip olduğunu hissettiği. Terk edildiği sevgilisinin, yani Hayat’ın babasının, peşini bırakmayan, gece gündüz çaresiz bir şekilde evin kapısını çalan bu zavallı, evsiz barksız adamın aşkına inanıyor yalnız. Onda buluyor sahici, derman bırakmayan, tutkulu bir aşkı. Ayaklarına kapanması babasını korumak için gösterilmiş bir refleks değil sadece, kendini birisine, ama inandığı birisine, ödünsüzce ve karşılıksız verme isteği, acıyla aşkın yekvücutlaştığı bir teslimiyet istenci. Film boyunca ağzından tek bir talepkâr söz çıkmayan Hayat, kendisinden beklenmeyecek kadar dolaysızca ve cesaretle arzusunu dillendiriyor: “Ağbii, benimle evlenir misin?”
Reha Erdem’in önceki filmlerinde genel olarak ebeveynlere ama özel olarak babaerkil otoriteye karşı duyulan derin bir öfke vardı. A Ay’da Yekta ölü babasının ismini hiç anmazken sadece ölü annesini özlüyordu, Korkuyorum Anne’de Ali yine ölü annesini arıyor, babasının kim olduğunu hatırlamıyordu bile, Beş Vakit zaten tümüyle bu soğukluk üzerine kurulmuştu. Hayat Var’da olan ise kadınlığa geçiş evresindeki bir kızın erkeklerin dünyasına ait olgu, obje ve durumlara önce özenmesi, sonra onları hafife alması ve hatta kiçleştirmesi daha sonra da onlardan intikam alması şeklinde düşünülebilir belki. Hayat, erkek dünyaya özeniyor, çünkü güçlü olan, yaptırabilme edimine sahip olan onlar. Annesinin kocasının silahı onun asla sahip olamayacağı bir güç objesi. Hayat, silahı ateşlemeyecek bile olsa adama doğru çeviriyor. Yine üvey baba, bebeklerini erkek adam övgüsüne boğduğu sırada Hayat öfkelenerek kadınlığını göstermek istercesine eteğini açıyor. Bir başka sekansta Hayat berber dükkânının camekânındaki aynada sigara içiyor pozu veriyor ya da dedesi traş olurken ona ayna tutuyor. Yine bir başka sekansta marangoz çırağı kendisini sınıf arkadaşlarının gazabından koruduğu halde, Hayat arkasına dönüp bakmadan, umarsızca yürümeye devam ediyor, çırak çantayı ve defterleri daha ne kadar ezebilirim ile meşgulken (bak seni ne kadar koruyorum, kolluyorum) Hayat kadın olmanın, bir erkek tarafından korunuyor olmanın tadına varıyor. Erkek egemen bir dünyada yaşadığının farkında, ama buna karşı yapacak pek bir şey olmadığını da biliyor sanki. Bu sebeple ergenlik dönemindeki genç bir kız kimliğinde erkeklerin silahlarını, onları erkek yapan özellikleri kiçleştirerek dalga geçiyor içten içe.
Hayat Var’ın bahsini etmeden geçemeyeceğimiz bir diğer konu başlığı da müzikleri. Reha Erdem, konvansiyonel Türk sinemasında alışageldiğimiz, olaylara arka fon oluşturan, salt filmin ilgili sekansındaki dramatik anlatımı güçlendiren bir etki sağlaması amaçlanan müzik kullanımı yerine; dramatik aksiyona eklemlenen, eylemlerle, jest ve mimiklerle nefes alıp veren, ve hatta kurguyu da belirleyen ayrıksı bir müzik kullanımını tercih ediyor. Müzik, Reha Erdem’in filmlerine yekpare ve çıkarılamaz bir gövde gibi yerleşiyor... Hatırlayalım kısaca, A Ay’da Vivaldi’nin müziği izleyicilere kendi rüyasını zihninde inşa etme, hayallerini uyandırma fırsatı sunuyordu. Korkuyorum Anne’de ise ateşli kemanlar duruma göre acılı ve ağlak bir orkestrasyon ile içimizi yakarken, duruma göre de umutlu bir geleceğe dair içimizde taşıdığımız iştiyakı köpürtüyordu. Beş Vakit’te kullanılan Arvo Part ise kırsalın gizli kalmış büyüsüne, muhtemelen farkında olduğumuz ama dokunamadığımız yitik şiirine vurgu yapıyordu. Hayat Var ise müzikal karşılığını “arabesk”te buluyor. Arabeskin, özellikle Orhan Gencebay’ın müziğinin bizi içine attığı karanlıklar, acılar, kahırlar kadar umut vadeden, güzel bir yarın için içimizde kibrit çakan, sıcak bir tarafı da var. Yine şöyle bir düşününce Hayat’ın bu küçük yaşında göğüs germek zorunda kaldığı bunca şeyi, kendisine ancak arabeskin kucak açacağı bir kör kuyuya düşmüş olduğunu hissetmemek işten değil. Hayat’ın arabesk ile ilk tanışması iskelede marangoz çırağının okuduğu Orhan Gencebay şarkısı ile oluyor. Hayat’ın çektiği acıların, mutsuzlukların hakkını veren ve onu teselliden de mahrum bırakmayan şarkı Hayat’a her şeye rağmen, bütün bu aşk yoksunu, acı dolu dünyada yine de seveceksin, umudunu kaybetme sakın diyor. Gün gelecek isyan edip/Niye doğdum diyeceksin/Gün gelecek isyanına/Kahkahayla güleceksin//Seveceksin seveceksin/Çok seveceksin. Arabesk sadece Hayat’ı teselli eden bir işlev görmüyor filmde. Filmin bütününe hâkim olan o kuru, kof, soğumuş havayı da yumuşatıyor; yerine sıcak, insani, kalbe yakın duran bir duyarlılık getiriyor.
Reha Erdem’de hayatın yarım kalmış ve tamamlanmamış olan yanına yapılan atıflar Hayat Var’da da devam ediyor. A Ay’da, Yekta hayatın yarımlığından, eksikliğinden dem vuruyordu: “Çocukların duası kabul olurmuş. Benim artık dualarım da kabul olmayacak. Her şey işte böyle yarım!”. Yekta’nın sözleriyle altı çizilen eksiklik, yoksunluk duygusu filmin bütününe yayılıyordu. Hayat Var’da ise Hayat’ın Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi kitabından okuduğu pasaj bize benzer bir duyguyu geçirmeyi amaçlıyor. Hayat’ın, kitaptan evrenin düzeni, ölçülülüğü, her şeyin uyum içinde yaratılmış olduğu üzerine okuduğu pasajın sonu bir kakofoniye dönüşüyor. Evren, uyum, ölçü, tanrı gibi sözcükler giderek hızlanıyor ve üst üste binmeye başlıyor ve sonunda anlaşılmazlığa, belirsizliğe, anlamsızlığa dönüşüyor
Ve final… Filmin daha önceki bütününden ziyadesiyle kopuk, ama filmi inanılmaz bir ustalıkla kendinde toparlayan, büyüleyici bir sekans… Reha Erdem’in Godard’a saygı duruşu bir anlamda. Godard’ın sıklıkla kullandığı anarşizm kokan, zihni iktidara, uyuma, kapitalizme, paraya karşı terörize eden refleksleri Reha Erdem final sekansında kısmen oyunsallaştırarak İstanbul Boğazı’na taşıyor. Ancak bu sekansı çocuksu naifliğe sahip anarşist bir eylem olarak okumaktansa, hepimizi isyana teşvik eden sitüasyonist bir oyun, bir eylem olarak okumanın daha yerinde olacağı hissine sahibim. -Biliyorsunuz ki, sitüasyonistler kendilerinin anarşist olduklarını şiddetle reddediyorlardı.- Bu sekansta, araba sürerken torpido gözünden çıkardığı bir tabancayla güneşe hayali kurşunlar atan Belmondo’nun yerini küçücük motorlarıyla aralarından geçmekte oldukları tankerlere taş fırlatan Hayat ve arkadaşı alıyor. Kendi bildik dünyalarının (deniz) en kapitalist figürü olan tankerlere taş atarak, çocuksu, naif bir sitüasyonist oyun ortaya koyuyorlar. Zira, “gösteri”, motorlara, vapurlara binip boğazın güzelliklerini seyretmekle eş değerken, yani kapitalizmin ve tüketim kültürünün fonksiyonları dâhilinde arzulanan bir boş zaman doldurma aktivitesi iken, yüzlerini rengarenk boyayan Hayat ve arkadaşı (burada yine Godard’ı hatırlayalım, Pierrot Le Fou’nun son sekansında kendini dinamitle havaya uçurmadan önce yüzünü fırçayla masmavi boyayan Belmondo’yu) motorla olmayacak yerlere girip etraflarındaki tankerlere taş fırlatıyor, kapitalist rutinin dışına çıkıp, alışık olmadığımız “durum”lar yaratıyorlar. Şunu da eklemek gerekir ki, tankerlere taş atarak bir devrim yaratmanın mümkün olamayacağını bilen izleyici de bu “oyun”u anarşist bir eylem olarak yüceleştirmeyecektir sanırım. Ancak bu oyun günün birinde kendisinde kalabalık bir trafikte işe varmaya çalışırken, arabanın camını açıp plazalara, koca koca cam binalara taş atma isteği uyandıracaksa, içindeki isyanı fitilleyecekse, anarşist bir eyleme dönüşebilir belki.
Finalle ilgili bir başka konu da İstanbulluluk mevzusu... Reha Erdem’in, son sekansın pimini çeken bu İstanbulluluk mevzusunu yüzeysel kullandığını, Hayat’ın dedesi tarafından ortaya atılan bu İstanbulluk tarifini kendi içinde ne ara işleyip dönüşüme geçtiğini sorup eleştirenler var*. Ben bu kadar katı düşünemiyorum. Bu repliğe takılmadan önce, Hayat’ın fazlaca zeki bir kız olduğunu anlamak ve Hayat’ın filmdeki tüm jestlerine, eylemlerine, düşüncelerine, duygularına (bizimle paylaştığı ya da çoğunlukla paylaşmadığı) buradan bakmak gerekiyor bana kalırsa. Dedenin yaptığı İstanbulluluk tarifi film boyunca Hayat’ın deneyimlediği onca şeyi (maruz kaldığı tecavüzden öğretmeninden işittiği azarlara, sevgisizlikten yoksulluğa kadar) haklı çıkaran bir kimliğe bürünüyor ve gitgide paranın, adaletsizliğin, vicdansızlığın şehri İstanbul, Hayat’ın kendi iç dünyasında olumsuz, kötülüğün, yoksunluğun hüküm sürdüğü bir alana çekiliyor. Bir de şu var tabi, Hayat Var kendini gerçeklik duygusu üzerine inşa eden bir film değil, aksine gerçekliği bozan, yeniden üreten bir film. Bu dertteki ve niyetteki bir filmden de Hayat’ın bu İstanbulluk olgusunu kendi içinde nasıl işlediğini, filmi bu fikirle bağladığını aşama aşama göstermesini ve bizi gerçekçilik duygusu üzerine inşa edilmiş bir filmdeki gibi ikna etmesini beklemek çok da anlamlı gelmiyor.
Filmin ismi bu kadar çok umutsuz vakanın, yoksunluğun, karanlığın cirit attığı bir filme göre epey umutlu bir isim. Umutlu olması iddiasında yatıyor. Film boyunca, ne kadar istersek isteyelim, mutluluk hormonu niyetine bol bol şekerleme ve çikolata tüketen; o renkli, çiçekli kumaş perdelerden kesilip dikilmişe benzeyen upuzun elbiseler içindeki Hayat’ın geleceğiyle ilgili hiçbir umutlu düşünce besleyemiyoruz aslında. Sadece Hayat değil, hayatın da pek öyle parlak, elle tutulur bir tarafı yok. Artıya aldığımız, umuda eklenen, büyüyen bir şey yok. Daha ziyade bir çıkarma işlemi yaşadıklarımız. Saniyeler akıyor, zaman geçiyor, ömür kısalıyor, geçen yıllarımızı tahmini hesap kesim tarihimizden çıkarıyoruz her geçen sene, kalanı bulmak için, sonra dostlar da gidiyor birer birer. Değerler, kelimeler, anlam, adalet, vicdan, özgürlük, aşk falan desen hepten gidik zaten. Büyüdükçe daha iyi fark ediyoruz ki hiçbir şey çocukluğumuzda kurduğumuz gibi değilmiş. Bu bol eksiltmeli, bol çıkartmalı hayata “var” demek pek öyle kullanışlı durmuyor. “Hayat Var” gibi bir iddiadan ziyade bunca çıkarmanın, eksiltmenin içinde “elde var hayat”ın arkasına sığınmak, kalan “hayat”la teselli bulmak, orada soluklanmak daha tercih edilir bir şey sanki. Bol keseden yitiriyoruz pek çok şeyi ama elde var yine de iyi kötü bir hayat… Fakat Reha Erdem buna razı değil, bu çekinikliğe, kabullenmişliğe, sinikliğe mi diyelim? “Hayat” gibi ümitsiz bir vaka bile ne kadar umut dolu olabiliyor bakın diyor. Filmin isminin cümlesi son sekansta kuruluyor. Film boyunca merkezin kıyıya süpürdüğü hayatları izliyoruz. Mütemadi bir “yok”sunluk, “yok”sulluk duygusu bize geçen… Filmin ismine “var” yüklemini koyan ise Hayat ve çırak arkadaşının finaldeki gözü pek ve çocukça mücadelesi. Film boyunca hep ağır, durağan, solgun, hüzünlü gördüğümüz Hayat, finalde bir anda atik, hızlı, cesur, mücadeleci, oyuncu, isyankâr bir Hayat’a dönüşüyor. “Dert Bende Derman Sende” şarkısı ise bu isyana daha acılı, kahırlı, içten, kanlı-canlı bir kimlik veriyor. Biz de Hayat’a fena halde inanmak istiyoruz o anda. Sinema biraz da o inancı diri tutabilmek için değil mi? Yoksa niye film izleyelim?
* Reha Erdem’e kanı bir türlü ısınamayan Fatih Özgüven’in bu kez de Hayat Var’a getirdiği eleştirileri anlamakta zorlandım. Yukarıda da açıklamaya çalıştığım gibi Hayat Var’dan gerçeklik duygusu üzerine inşa edilmiş bir film gibi davranmasını beklemek haksızlık olur. Hayat’ın İstanbulluluk tarifini kendi içinde ne ara işleyip dönüşüme geçtiğine takılmış Fatih Özgüven. Peki, Fatih Özgüven’in çok sevmiş olduğu Üç Maymun’da Hacer’in Servet’e ne ara böyle bir tutkuyla bağlandığını anlamakta zorlanan, bu dönüşümün ipuçlarını bilmekten mahrum bırakılan ve sırf bu yüzden Üç Maymun gibi üstün bir yapıta maalesef mesafeli yaklaşmak zorunda kalan bir grup seyircinin hâli ne olacak? Üç Maymun gibi had safhada gerçeklik duygusu üzerine inşa edilmiş bir filmde bu dönüşümün kendi içsel tutarlılığına takılmayıp Hayat Var gibi yapıntısal özellikleri ağır basan bir filmin sonundaki basit bir repliğe takılmak bana pek anlamlı gelmiyor. Bu görüşün izinden gidersek Hayat Var’ı külliyen de reddedebileceğimiz bir noktaya da gelebiliriz kolayca. Bu kadar jetin İstanbul’da işi ne? Sarı lacivert giyinmiş taraftar topluluğu niçin bir türlü “Fenerbahçe” demiyor, o koca koca tankerlerin arasından iki küçük çocuk motorlarıyla nasıl geçer, koskoca bir adam hiç kedinin mamasını yemek için yerlerde sürünür mü, nasıl bir okul ki burası korosu arabesk söylüyor? Bu yaklaşımla sadece Hayat Var’ı değil, Reha Erdem’i külliyen artistik ve sentetik bir sinemacı olarak da değerlendirme zaafına düşebiliriz. Fatih Özgüven, Beş Vakit’te eleştirdiği şu Balthus pozu verme hadisesini Hayat Var’da da eleştiriyor. Eğer Hayat’ı salt Balthus pozu veren, erotizm kokan bir ergene indirgeyip buradan deşmeye girersek, Üç Maymun’da ve Nuri Bilge Ceylan’ın öteki filmlerinde de başka başka poz’lar bulabiliriz istersek, hem de çok daha uzun poz’lamalar -ki ben buna takılmıyorum- ve bu iki yönetmen için bunun bir eleştiri nesnesi olarak sunulmasını da pek geçerli göremiyorum- Neticede her iki yönetmen de fotoğrafı, kadrajı ve görüntü estetiğini kendi sinema anlayışlarıyla doğrultulu olarak had safhada önemseyen yönetmenler. Fatih Özgüven’in Reha Erdem’de “poz verme” olarak yorumladığı da yönetmenin sinema anlayışının bir çeşit uzantısı. Kaldı ki poz olsun, sinema bu kadar natüralist, ‘verite’ci, “poz”u askıya alan bir sanat mı olagelmiştir? “Poz”u niye hep kötü anlama yormalı? Hayat Var’a resim sergisi sıfatını yakıştırmak epeyce iddialı bir yorum değil midir? Hayat Var pozcu bir resim sergisine indirilecekse, sinemanın “pozcu” nice başyapıtlarından devasa bir galeri açmak gerekmez mi? Kimse beğenmek durumunda değil elbet ama bu eleştirinin ucu sanki Reha Erdem’i reklam estetiğine bulanmış, pozcu, sentetik, kendi fantezilerinde yaşayan bir sinemacı gibi görmeye gelecek (geldi hatta), bu da benim kabul ettiğim bir şey değil pek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

