Antonioni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antonioni etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Ağustos 2010

The Passenger


Je est un autre


Rimbaud

Professione: reporter (Yolcu), Antonioni sinemasına alışkın olan sinema izleyicileri için ustanın sürpriz yapmadığı, kimi sekansları ile Antonioni’nin en başarılı filmleri addedilen Blow Up ve L’Avventura’dan kesinlikle geri kalmayan, üstelik tüm filmlerinin temel sorunsalı olan saniyeleşmenin, rekabetçi kapitalist düzenin ve kentlileşmenin sunduğu maddi imkanların, fırsatların ve yoz değerlerin süreğine kapılmış metropol insanının ruhunda açtığı derin yaralar, kişilik kaymaları, yabancılaşma, anlamsızlık, boşluk, karasızlık, mutsuzluk, belirsizlik, kuşku, güvensizlik, yalnızlık gibi izleklerin , bu kez (kısmen L’Avventura, La Notte, L’Eclisse, Il Deserto Rosso ve kısmen Zabriskie Point gibi filmlerinde olduğu üzere) salt şehir hayatı arkaplanındaki kadın-erkek ilişkili bir odaktan sıyrılıp, dolaylı yönlere rağbet etmeden, bireyin, bu çağda artık kesinlikle yalnız kalmış bireyin özelinde, varoluşsal düzlemin kucağına cuk diye oturmasıyla artı değerler kazanan bir yapım.

Filmde, Afrika ile ilgili bir belgesel film çekmek isteyen; ve bu yüzden gerillalarla röportaj yapmak için Kuzey Afrika’nın ilkel bir şehrine gelen gazeteci David Locke’un trajedisine tanık oluruz. Jeepi çölde kalınca, kaldığı pis ve izbe oteline yürümek zorunda kalan David, içtepisel öfkesini çölde, jeepinin aşamadığı kumları(sanayinin ve teknolojinin mağlup edemediği doğayı), savurarak haykırır ilk olarak: “Pekala, umurumda değil!” Yorgun argın otele geldiğinde kendisine şaşırtıcı derecede benzeyen, yan odada kalan komşusu Robertson’ın öldüğünü görür. Kafasından geçenleri ve yeni hayat tasarımını harikulade bir Antonioni flashback’iyle öğreniriz. Hakkında sonradan daha fazlasını öğreneceğimiz Robertson, David’in planları için biçilmiş bir kaftandır. İş için dünyayı gezen; ailesi ve arkadaşları olmayan; gününü yaşayan bir gezgin olarak çizilir ilk etapta portresi.

David bir yandan, odasının balkonunda yaptıkları konuşmayı hatırlarken bir yandan da, Robertson’un pasaportundaki fotoğrafı kendi pasaportuna, kendi pasaportundaki fotoğrafını da Robertson’ın pasaportuna yapıştırır. Robertson’un kişisel eşyalarından bundan sonraki hayatında ihtiyacı olabilecek şeyleri seçer, randevu defterini alır, üstünü Robertson’ın kıyafetiyle değiştirir, Robertson’ın cesedini kendi odasına taşır, resepsiyona yan odada kalan David Locke isimli bayı yatağında ölü bulduğunu haber verir. Ve işlem tamamlanmıştır. Artık kimi kimsesi olmayan, özgür olduğunu düşündüğü Robertson’dır. Dahası, artık David Locke’dan kurtulmuştur.

David Fincher’ın Fight Club filmindeki gibi bir alter-ego değildir Robertson. Kieslowski’nin The Double Life of Veronique’ filminde olduğu gibi bir soul-mate (ruh kardeşliği) durumu da yoktur. Ya da Lynch’in Lost Highway’indeki gibi dinamiklerini Freud ve Lacan’da bulan bir kişilik kayması da değildir söz konusu olan. Bahsi geçen değişim, çağımızın varoluşsal trajedisinin zavallı bir dışavurumundan başka bir şey değildir. Antonioni şöyle der kısaca: Dünyaya gelişimiz daha başından olumsuz bir deneyimdir. Ne gördüysen gördün, bundan sonra göreceklerin de seni kişisel cennetine taşımayacak. Kendinin taşıyamayacağı bir ağırlıksın sen; tüm geçmişinle, ilişkilerinle, işlerinle, sana meslek olarak biçilen şeyle, statünle, ailenle, arkadaşlarınla, hayatına kendi iradenle dahil etmediğin tüm kurumlarla ve problemlerle…Fırsatın varken (ki bundan daha uygun bir fırsat geçmez eline) kaç kurtul kendinden, yol yakınken.

David Locke da öyle yapmıştır. Ölüm haberi televizyonlara kadar sıçramıştır birkaç günde. İlk zamanlar tanınmamak için takma bir bıyık takar, güneş gözlüğüyle dolaşır. Artık Robertson’ın, ne iş yaptığını bilmediği, nasıl bir hayat sürdüğünü tam olarak öğrenemediği Robertson’ın hayatını yaşayacaktır. İlk iş olarak randevu defterindeki plana göre Münih’e gitmesi gerekiyordur. Robertson’ ın havaalanındaki dolabından işle ilgili olan belgelerini, çizimlerini vs. alır. Münih’de Robertson’ın önceden randevulaştığı iki kişiyle buluşur. Fazla yabancılık çekmeden, artık bir silah tüccarı olduğunu anlar. Robertson’ın yapmış olduğu iş karşılığı parasını alır. Pek fazla boş sayfası kalmamış gözüken randevu defterinin sonraki buluşması Barcelona’dadır.

Bu arada, David’in öldüğü haberini almış olan eşi Rachel’ın ağzından, David ile problemleri olduğunu öğreniriz (Tüm Antonioni filmlerindeki gibi şehir hayatı yaşayan kadın-erkek ilişkisinde mutluluk gibi bir kavram söz konusu olamaz) Rachel pek de üzgün görünmemekle beraber kocasının ölümüne dair bir takım şüpheleri vardır. Ölmeden önce kocasını son kez gören şu Robertson denen adamı bulup konuşmak istemektedir.

Barcelona’daki teleferikte giderken denize karşı kanatlarını açan David, bir kızla (Maria Schneider) tanışır. Adı önemli değildir ve filmin sonuna kadar da olmayacaktır adı. Kıza, kaçış hikayesini anlatır. Henüz mimarlık öğrencisi olan ve orada bir turist olarak gezen kız, David’i anlar ve önce kendisini takip ettiklerini hissettiği, sonradan emin olduğu karısından ve polislerden kaçmasına yardım eder. Filmin en can alıcı sorularından biriyle yüzleştirir David’i: “Neden kaçmaya çalışıyorsun” “Her şeyden kaçıyorum, karımdan, evden, evlatlık çocuğumdan, başarılı işimden, vazgeçemediğim birkaç kötü alışkanlık dışında her şeyden” Artık bir mesleği yoktur, artık hiçbir sorumluluğu yoktur hayatta. Cebelitarık’ta bir garson olabilir, ya da Kahire’de bir roman yazabilir. Tek suç ortağı olan, ve daha önce tatmadığı bir özgürlük duygusuyla aşk’ı yaşadığı kızla Akdeniz’in sakin bir kasabasında bir otele yerleşirler.


Karısı Rachel ise, kocasının eşyalarına kavuştuktan sonra, pasaporttaki resmin David’e ait olmadığını fark eder ve şüphelerine kesinlik kazandırmak için arayışına devam eder. David ve kız ise yollarına ve kaçışlarına devam ederler. Kız, David’i çok iyi anlar, çünkü o da pek farkında olmadan, özgürlük arayışı ve hayat firarı içindedir. O da David gibi amaçsız, kendine ve ötekilere yabancı, ne yapacağını bilmez, plansız ve özgür bir ruh hâli içindedir. Belki de bundan olacak, David ile sözleştikleri gibi üç gün sonra Cezayir’de buluşmayı bekleyemez. David’ın kaldığı otele gelir. Çünkü David’in kader arkadaşıdır, ruhdaşıdır, suç ortağıdır ve o da aynı şeyi düşünmektedir: “Bütün bunlar ne kadar komik değil mi, oluşturduğumuz tüm şekiller”.


Filmin esas vurucu sahnesi ise “anlatılmaz, izlenir” denecek türden. Benzerlerini Altman’ın “The Player” ve Orson Welles’in “Touch of Evil’in açılış sekanslarında gördüğümüz plan-sekans çalışmasını Antonioni, filminin sonuna koymuş ve hedefi tam doksandan vurmuştur. Üstelik yaklaşık sekiz dakika süren bu kesintisiz, enfes plan, kameranın bizden bir izleyici gibi otelin avlusunda yaşananları saniye saniye takip etmesi; dışarıda yaşanan saf gerçekliği hiçbir müdahale olmadan tüm çıplaklığı ve yalınlığıyla göstermesi, demir parmaklıkların arasından ustalıkla geçişi ve tekrar odanın içine dönüp yaşanan trajediyi gözler önüne sermesi ile hem sinema tarihine hem de beynimize bir daha hiç çıkmamak üzere kazınır. Ve kanımca, Altman’ın da, Welles’in de planlarından çok daha inceliklidir.

Filmle ilgili ilginç bir tesadüf de David Locke isminin İngiliz Ampirik Felsefesi’nin iki önemli ismi David Hume ve John Locke’un isimlerinden payını almış olması. Çok iddialı bir görüş olmadığını hatırlatmakla beraber; David Locke’un psişik süreci bu iki ismin felsefi görüşleriyle çeşitli açılardan paralellikler gösterir. David Locke da, bugüne kadar yaşamı salt ampirik yönüyle algılamış, gördüklerini, duyduklarını, bildiklerini ve hissettiklerini, bütün deneyimlerini, ampirik metotla tabula rasa’sına yığmış, ve tüm bu döküntüden artık kurtulmak ve David Locke’u öldürmek isteyen bir adamdır dersek çok mu ileri gitmiş oluruz?

Yolcu, imkansız bir yolculuğa çıkmıştır. Büyük şehir insanının imkansız yolculuğu… Ne kendisi olabilen ne de başkası olabilmeyi başaran bir adamın yolculuğu… Dönülmez yolun ufkunun bile görünmediği bir yolculuk… Kuzey Afrika’nın egzotik, özgür, başıboş, izbe, ilkel, serbest zamanın bol olduğu yaşantısından; şehir hayatının kuşatıcı-otoriter yapısına geçiş mümkün olmayacaktır. Bu filmde de önceki Antonioni filmlerindeki gibi Chirico’nun resimlerini andıran boş mekanlar, donuk alanlar, hareketsiz sokaklar, meydanlar, kadraj genişliğiyle kıyaslandığında küçük kalan insanlar, durgun planlar vardır. Anlamsızlığın içinde yol alan, başıboş, sürekliliğe sahip olmayan, karasız, mutsuz ve çoğunlukla umutsuz insanlar gözlenir. Bernard Dort, “Antonioni’vari Kararsızlıklar” isimli yazısında şöyle söyler: “Antonioni’nin kahramanının yaptığı keşif, dünyanın değişmiş olduğu ve kendisinin de değişmesi gerektiğidir. Hiçbir şey eskisi gibi değildir, eskisi gibi olmayacaktır. Böylece kahraman, başıboş, dolaşmaya itilir. Antonioni’nin bütün kahramanları yürürler, gezinirler. Kapalı dünyaları çatlamıştır. Belki, çok daha geniş bir evrende dolaşırken, buna alışmayı başaracak, değişmeyi becerebileceklerdir.” Daha sonra da bu kararsızlıkların asıl nedenini açıklar: “Antonioni’nin kahramanlarının başarısızlığı, temelci açıdan, şöyle bir yorum bırakıyor: böylesi bir başarısızlık çağdaş dünyamızın kaderidir. Ve Antonioni’nin kahramanlarının güçsüzlüğü de bu kaderi dile getirmektedir. Nereden geldiklerinin, ne olduklarının hiç önemi yoktur, onlar, Antonioni’nin ‘duygularımızın gerçeğe uyumsuzluğu’ adını verdiği şeye tanıklık ederler.” Antonioni, kullandığı mekanlarla ve nesnelerle istediği bu atmosfere rahatça sokar izleyicisini, tüm önemli Antonioni filmlerinde olduğu gibi. Daha önce de söylediğim gibi; “Yolcu”, birçok otoriteye göre Antonioni’nin en önemli filmlerinden sayılan L’Avventura ve Blow-up’ın yanında rahatlıkla yer alabilecek önemli bir yapım, modern çağların hem dramatik-hem de insanoğlunun açmazına çözüm arayan dinamiğiyle kısmen epik olmayı başarabilen en acılı şiiridir.

24 Ağustos 2010

Antonioni’ye Veda



Ne zaman film yapsam midemin derinliklerinde bir aksilik, yani film yaparak iyileştireceğim bir çeşit ur olur. Bu uru unutursam yalan söylerim.

Michelangelo Antonioni


Şüphesiz ki Cemal Süreya’dan bu dünyaya kalan en eşsiz dizelerdendir “keşke yalnız bunun için sevseydim seni”. Bambaşka bir bağlamda yazılmış bu söz öbeğinin sinema tarihinin en sevdiğim yönetmeninin ölüm haberini aldığımda sığınacağım ilk cümle olacağını nereden bilebilirdim. Büyük usta dünyadan göçeli beri onu neden bu kadar sevmiş olduğumu anlamaya çalışıyorum. Yaşadığımız bu korkunç riya ikliminde sevmek değilse de onu anlamaya çalışmak için bile sayısız neden var bana kalırsa.

1912 yılında İtalya’nın Ferrara kentinde doğar Antonioni. Bologna Üniversitesi’nde ekonomi eğitimi alırken bir gazeteye film eleştirileri yazar. 1939 yılında Roma’ya giderek “Bianco Nero” ve “Cinema” dergilerinde film eleştirmenliği yapar. Ertesi sene “Centro Sperimentale di Cinematografia”da sinema okumaya başlar. 1942’de Rossellini’nin bir filminin senaryo ekibine katılır. Aynı yıl Fransa’ya giderek Marcel Carne’nin asistanlığını yapar. 1943’te ilk belgeseli olan “Gente del Po”yu çekmeye başlar. Dönemin koşullarından ötürü 9 dakikalık filmi ancak 4 yılda bitirebilir. 1950 yılında çektiği ilk uzun metrajlı filmi olan Cronaca di Un Amore’de sinematografisinin esas meselelerinin başını çeken kadın-erkek ilişkisinin çıkışsızlığını polisiye bir öyküleme tekniği ile anlatmayı dener. Art arda çektiği I Vinti, La Signoria Senza Camelie ve Le Amiche’in ardından ilk başyapıtı olan Il Grido’yu çeker.

60’lı yıllar Antonioni’nin sinemanın ezberini baştan aşağı bozacağı yıllardır. Birer sene arayla çektiği L’Avventura, La Notte ve L’Eclisse ile kuralları yıkmaya başlar Antonioni. Yıkım hem biçimsel dogmalara hem de kalıplaşmış anlatım tekniklerine karşıdır. “Sinema okullarında öğretilen ve ancak gerçekten film yapmaya başlayıncaya kadar değer taşıyan böyle yüzlerce kural var. Yalnızca bunların ne kadar yararsız olduğunu kendime kanıtlamak için çekim yaptığım çok olmuştur.” Yerleşik anlatım kalıpları, söyleyeceği ‘söz’e dar gelir Antonioni’nin. Onda temsili bir eylem sinemasının izlerini aramak yararsız bir çabadır. Tanık olduğu çağ dramatik örgü bütünlüğünü kaldıramayacak kadar eksilmiş ve parçalanmıştır.



1964’te çektiği ilk renkli filmi Il Deserto Rosso, Antonioni’nin renklerin sinematografik anlatımdaki önemini keşfettiği ve renklerin anatomisi üzerine unutulmaz bir ders verdiği filmdir. Seçil Büker’in güzel tarifiyle “Antonioni’nin filmlerinde renklerle izlek birbirine karışır, renkler izleğin kendisi olur.”

1966’da çektiği gerçeğin ele geçirilmezliği üzerine bir başyapıt olan Blow-Up’tan dört yıl sonra tüketim fetişizmini eleştirdiği Zabriskie Point’i çeker. Hem Blow-Up’ta hem de Zabriskie Point’te kullandığı hippilerin bugünkü toplumu düzeltmek değil, onu yıkmak ve hatta eski çağların, daha sade, daha ilkel ve çok daha az mekanik bir yaşama dönmek istediğini ve daha iyi şeyler yaratacaklarını umduğu için onların tavırlarına hayranlık duyduğunu söyler. 1975 yılında çekeceği Professione:Reporter’da ne kendisi olabilen ne de başkası olabilmeyi başaran bir adamın yolculuğunu anlatır. “Her şeyden kaçıyorum, karımdan, evden, evlatlık çocuğumdan, başarılı işimden, vazgeçemediğim birkaç kötü alışkanlık dışında her şeyden” diyen Locke’un temsilinde varoluşun anlamsızlığını bir kez daha yüzümüze çarpar. 1982 yılında ise bir başka başyapıt Identificazione di Una Donna gelir.

Peki neydi Antonioni’yi böylesine sevmemin nedenleri? Heidegger'in bir şairin aslında sürekli ve tek bir şiiri yazdığını söylemesi gibi Antonioni de dönüp dolaşıp aynı filmi çekmiştir. İşte ben ondaki bu umarsız ısrarı sevdim evvela. Tüm büyük yaratıcılarda mevcut alan yazgısal bir esaret halidir bu, hayat karşısında aldığı tavır ile yapıtlarının aynı koordinatta kesişmesi durumu.


Nasıl ki Ömer Kavur’un erkek kişileri aslında bir parça Kavur’un kendisiyse, Antonioni’nin erkekleri de Antonioni’nin yansımalarıdır. “ …En önemli an, yönetmenin kendini çevreleyen her şeyden ve herkesten, çalışmasının daha yaratıcı bir gidiş kazanmasını, daha kişiselleşmesini, hatta en geniş anlamda daha otobiyografik olmasını sağlayacak eldeki tüm görüşleri derlediği andır.” İşte ondaki bu gözü pek dürüstlüğü sevdim. Filmlerindeki erkekler sürekli olarak zayıf kişiliklere sahiptir. Bu durumu şöyle açıklar: “Çağdaş erkeğin moral dayanakları yoktur. Bu yüzden bunaltı içindedir.” Erkek, eylemlerinin sarmalına dolanmış bir esirdir. Enis Batur’un ifadesiyle “Yazarın, fotoğrafçının, gazetecinin arkasından duruma bakar Antonioni: “Kimim ben” ve ne yapıyorum şimdi burada.” Kendisini terk eden 12 yıllık eşi Letizia bu terk edişin sebebini Antonioni’nin yaşam karşısındaki zayıflığı ve kötümserliği olarak göstermiştir. Bu ayrılıktan 3 yıl sonra gelir Il Grido. Yedi yılın sonunda terk edilen Aldo, Antonioni’dir biraz. “Yabancılaşma Üçlemesi”nin aksine bu kez sokaklarda anlamsızca dolaşan, yabancı yüzlerde aşkın suretini arayan ve kaçınılmaz olarak intiharı seçen erkektir. Kadının payına ise acı bir çığlık düşer.

Kadın, kafası amansızca karışık olandır. Aşkın, yeryüzünde sığınabileceği son yuva olduğunu bilir. Şöyle söyler Antonioni: “Doğal olmaksızın, hayatlarını ve aşklarını doğal bir şekilde sürdürmeye uğraşan kadınlardır. İletişim kurmakta zorlanırlar, çünkü doğrunun pek az olduğunu keşfetmişlerdir.” Erkek gibi kadın da yalnızdır, ancak kadın yalnızlığının bilincindedir. Erkeğin çoktan yitirdiği masumiyeti kadın henüz yitirmemiştir. L’Eclisse’de, borsada milyonlarını kaybeden adamın çizdiği çiçek resmi, La Notte’de Giovanni’nin bir zamanlar Lidia’ya yazdığı aşk mektubu erkeğin içinde bir zamanlar mevcut olan inceliğin ve aşkın simgeleridir. Kadınlarını sürekli dolaştırır Antonioni. Bütün bu başıboş dolaşmalarda kadın bir yandan ‘artık olmayan’ı ararken bir yandan da John Orr’un La Notte’deki Lidia için ifade ettiği gibi “kentteki erkek rolünü üstlenen ve kamusal alanlardaki toplumsal cinsiyet sunumlarını kuşatan ikiyüzlülüğü açığa çıkaran, meydan okuyucu bir dişi avare” konumundadır. Kadın ikiyüzlü bir modernizmin kıskacında kalmıştır. Paranın ve iktidarın tek hükümdar olduğu bir anakaranın kıyısında kadın, hayret suyunda boğulandır. “Kaybedilen onca milyon nereye gidiyor?” L’Eclisse’de Afrika dansları yapan Vittoria ilkel bir doğanın, yitirilmiş mutluluğun ve saf özgürlüğün arayışını imler. “Orada mutluluk daha az düşünülür, olaylar kendi kendine gelişir değil mi? Burada her şey çok karmaşık… aşk bile” Onda kadında bulduğu bu üstün duyuşu sevdim.

Antonioni modern çağda yitmiş olan aşkın ontolojisini sorgular. “Aşk dediğimiz, öylesine anlaşılmaz, öylesine çarpık bir duygudur ki, aşkı bir hastalık gibi incelemek gerekir… Aşk hiçbir zaman sürekli değildir. Erkekle kadını başta birbirine bağlayan bu duygu, zaman geçtikçe tükenmeye, ölmeye mahkûmdur.” Aşk, bir keşkeler şeceresidir Antonioni’de. “Keşke seni sevmeseydim… Ya da çok daha fazla sevseydim.” (L’Eclisse), “Yaşlı olsaydım keşke. Bütün yıllarımı sana adamış olsaydım. Yaşamıyor olsaydım. Çünkü bundan böyle seni sevemem.” (La Notte)


Konuşmanın anlamsızlığını sergiler Antonioni. “İnsanların çok fazla konuştuğunu düşünüyorum (…) Çok daha az konuştuklarında daha mutlu olacaklar.” Sözcüklere ihtiyaç duymayan bir aşkın özlemini çeker. Ne var ki konuşan hep erkeklerdir, kadınlar sessizlikte saf tutarlar.

- Dün gece ne yaptın?
- Neden bu kadar çok soru soruyorsun? Aşkta bence böyle yapmamak lazım. Belki de hiç âşık olmamak lazım. (L’Eclisse)

Konuşmanın anlamsızlığını vurguladığı gibi aşkın karşılıklı anlaşmanın ötesinde bir olgu olduğundan da dem vurur:

- Seni gerçekten anlamıyorum. Merak ediyorum eski nişanlınla sen birbirinizi anlıyor muydunuz?
- Birbirimize âşık olduğumuz sürece anladığımız tek şey, anlaşılması gereken bir şey olmadığıydı. (L’Eclisse)

Aşkı tanımlarken takındığı bu yazgısal umutsuzluğu sevdim.

Antonioni’nin karakterleri dünya karşısında çaresiz ve zavallıdırlar. Sonsuz çayırlarda ufacıktırlar, geniş caddelerde kimsesizdirler, odalarda ter içinde kalmışlardır. İşte ondaki bu yakıcı farkındalığı ve kabına sığmayan sıkıntıyı sevdim.

Çok az yönetmen filmlerini Antonioni kadar vurucu bitirebilmiştir. Il Grido’daki çığlık, La Notte’deki mektup, L’Eclisse’deki metaforik çürüme, Zabriskie Point’teki infilak, Blow-Up’taki hayalî tenis topu, Professione:Reporter’daki yedi dakikalık plan-sekans çalışması... Onda son sözünü söylerken giriştiği karşı konulmaz cesareti sevdim.


İtalyan ANSA ajansı şu cümleyle geçti dünyaya ölüm haberini: "Antonioni dün akşam evinde, eşi Enrica Fico’nun yanında, koltuğunda huzur içinde öldü.” Tek bir dizenin bile bir film projesine dönüşmek üzere zihnini kurcaladığı düşünülürse, ajansın geçtiği bu haberden haberi olabilseydi, cümlede geçen ‘huzur’ kelimesine takılıp yeni bir film yapmayı düşünebilirdi. Huzurun bahsini açmışken sözü Huzursuzluğun Kitabı’nı yazan Pessoa’ya vermek daha doğru olacak. “İlke, ideal, kadın ya da meslek – hepsi birer zindan ve pranga. Varolmak, özgür kalmaktır.” Artık özgürsün Antonioni.