Reha Erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Reha Erdem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ekim 2010

Her Şey Niye Yok?!: Reha Erdem Sineması’na Genel Bir Bakış


Reha Erdem, Türk sinemasının son 10 yılının en önemli, en farklı, en yenilikçi yönetmenlerinin başında geliyor. Türk sinemasının geçmişine baktığımız zaman Metin Erksan dışında öncülünü bulmakta zorlanıyoruz. Ülke sınırları içinden kimseye, hatta kendine bile benzememeyi seçen bir sinema onunkisi. Her yaptığı filmle bir Reha Erdem filmi izlediğimizi anlamamızı ister gibi, ama aynı zamanda her filminde yeni şeyler deneyen, yeni anlam alanları arayan, katlayıp bir kenara koyduğumuz ve koyduğumuz yerde çoktan unuttuğumuz düşlerimizi uyandırmayı başaran bir yönetmen.

Yazının başında Reha Erdem’in Türk sinemasının son 10 yılının en önemli yönetmenlerinden biri olduğunu söyledik. Ancak, çok daha öncesinde, 1988 yılında henüz genç bir sinemacı iken çektiği ve dönemine göre -hatta bugün bile- oldukça radikal, yenilikçi bir film olarak duran A Ay ile gelecekte sinemada neler yapacağının, nasıl bir sinemanın izini süreceğinin ipuçlarını ortaya koyuyor. Bol bol reklam filmi çektiği 10 senelik bir dönemin ardından 1999 yılında çektiği Kaç Para Kaç ile film noir geleneği olmayan Türk sinemasına yetkin bir film hediye ediyor ve sinema izleyicisine tekrardan “ben buradayım” diyor. Öykülemeci yönünün daha ağır basması nedeniyle hem A Ay hem de daha sonra çekeceği filmlerden farklı bir sinema anlayışının ürünü olan Kaç Para Kaç’ın ardından bugün bize Reha Erdem sinemasını sevdiren özelliklerin hemen hepsinin bulunduğu Korkuyorum Anne’yi çekiyor. Korkuyorum Anne’den sonra ilk kez taşraya çıkıyor ve yine o çok sevdiği, imkânsızlıkların, yoksunlukların esir aldığı çocukların peşine düşerek Beş Vakit’i izleyicisine sunuyor. Beş Vakit’ten sonra da o güne kadar çektiği diğer tüm filmlerinin hemen hepsinden bir şeyler barındıran, izlerken diğer filmlerinin sıralı sırasız aklımıza geldiği, ama buna karşılık tuhaf bir şekilde hepsinden ayrılan bir film olan Hayat Var geliyor. Hayat Var’ın ardından da aşk, ötekilik, yabancılık, hırsızlık, sınır-sınırdışı, Şamanlık, para-mülkiyet gibi pek çok kelime ve kavramın kıyısında dolaştığı ve belki de en çok söz söylemek istediği Kosmos’u çekiyor.
 Her filminde farklı biçim arayışları, farklı anlatım metotları, farklı üsluplar, farklı ritimler deneyen Reha Erdem’in filmleri ile ilgili genellemelere girmek bir nebze endişe verici bir girişim aslında. Ama bu endişemiz bir Reha Erdem filmini Reha Erdem filmi yapan belli başlı unsurları düşünmemize ve yorumlamamıza engel değil. İzlerken bir Reha Erdem filmi izlediğimizi en direkt yolla hatırlatan ve tüm filmlerinin omurgasını oluşturan en belirleyici özellik, filmlerindeki yapıntısallık olgusu.

Yapıntısallık ve Montaj Sineması

Reha Erdem sinemasını konuşmaya başlarken üzerinde durulması gereken ilk belirleyici özellik onun bir montaj sinemacısı olduğu. Kökenlerini Rus Biçimcileri’nde bulan bir montaj sinemasını modern üsluplarla ve yerel motiflerle zenginleştiriyor Reha Erdem. Rus Biçimcileri bir sinema filmi yapma yönteminin cümle kurmaya benzediğini düşünürler. Nasıl ki dilde bir duyguyu veya bir düşünceyi karşı tarafa aktarmak için sözcüklerin peş peşe dizilmesi gerekmektedir, sinemada da görüntülerin peş peşe (hatta üst üste) bir anlam oluşturacak şekilde bir araya getirilmesi gerekmektedir. Rus Biçimcileri’ne göre sanat insanın oluşturduğu bir şeydir ve sinema yaşama ne kadar benzerse sanat olma niteliğinden de o kadar uzaklaşır. Reha Erdem de tıpkı Rus Biçimcileri gibi sinemada yaratılmış olanı, yani artificial olanı arıyor ve gerçekliği, doğallığı, cinéma vérité’ci bir anlatımı dışlıyor. Anlamı hayatın doğal, müdahalesiz, her şeyi olduğu gibi gösteren gerçekliğinde değil, onu yeniden üreten, kurgulayan, kendi oluşturduğu bir sinema evreninin içerdiği bir yapıda buluyor.

Reha Erdem sinemasında hikâye, filmi taşıyan ana lokomotif görevini görmez, hikâye sinemanın unsurlarından sadece bir tanesidir. Öyküden daha fazla ön plana çıkan ise filmin kurgusudur. Reha Erdem kurguyu sadece hikâyenin anlatım mekanizmasında sahneleri birbirine bağlamaya yarayan doğal bir sinema aracı olarak değil, aynı zamanda filmin biçemini inşa eden bir organon olarak kullanır. Reha Erdem sinemasında kurgu, ham ve müdahalesiz bir yaşam gerçeğini bozmak, ona yeni anlam katmanları sağlamak, istenilen duygu ve düşünce algısını sağlamak ve filmin duygusunun gerektirdiği ritmi oluşturmak gibi önemli görevler üstlenir.
Francis Ford Coppola, George Lucas, Anthony Minghella, Fred Zinneman gibi yönetmenlerin birçok filminin kurgusunun altında imzası olan Walter Murch, Göz Kırparken isimli kitabında ideal bir kesme için altı kural sıralıyor[i]. Bu altı kuralı filmin başarılı olması için bir önem hiyerarşisine sokan Murch kesmenin mutlaka karşılaması gerektiği bu kuralların en başına %51 önem atfettiği “duygu”yu koyuyor. “Duygu”nun ardından %23 ile ikincil derecede önem verdiği “öykü” geliyor. Öykünün ardından ise %10 ile “ritim” geliyor. Çoğu sinema okulunda kurgu derslerinde konvansiyonel olarak baş sıraya konan “aksiyonun üç boyutlu yapısına uygunluk” ve “göz takibi” gibi kriterler ise Murch’e göre kurguda “duygu”, “öykü” ve “ritim” işlevlerinin ardından geliyor. İdeal olan tabii ki de bu kuralların tümüne uyan bir kurgu çalışması. Murch’ün kastettiği ise, eğer bir filmin kurgu aşamasında eldeki malzemenin yetersizliği veya hataları nedeniyle belli birtakım seçimler yapma zorunluluğu varsa, bu kurallardan hangisine uyulmasının daha önemli olduğunu ortaya koymak.

Murch’ün burada bahsettiği, daha çok öykülemeye dayalı geleneksel Amerikan sinemasına uygun bir kurgu anlayışı için geçerli elbette. Ancak öykülemeye dayalı sinemadan montajı önceleyen sinemaya, dolayısıyla Reha Erdem’in kurgu anlayışına dönecek olursak; Reha Erdem’in filmlerinde uyguladığı kurgu çalışmasının da -yüzdelik değerler vermeden- Murch’ün öngördüğü önem ve etki hiyerarşisine yakın bir anlayış sergilediğini, sinemasını etkili ve farklı kılan başat faktörün, kurgunun, filmin duygu ve ritmini belirlemede vazgeçilmez bir öneme sahip olması olduğunu söyleyebiliriz. Yalnız, Murch’ün geleneksel anlatı sinemasında ikincil derecede önemli gördüğü öyküyü ilerletme fonksiyonunun Reha Erdem’in kimi filmlerinde önceliğini filmin “ritim” duygusunu inşa etmeye bıraktığını da eklemeliyiz. Öyküsüz bir film olmaz tabii, en öykü yoksunu gibi gözüken filmin bile ister istemez bir öyküsü vardır. Ve montaj denen şey bu öyküyü yol yordama sokmak, dramatik aksiyonları doğru sırayla, doğru uzunluk ve kısalıklarla, doğru kesmelerle birleştirmek, senaryoda belirlenen plan ve sıraya sokmak için mutlak surette gereklidir. Ancak özellikle A Ay, Korkuyorum Anne ve Hayat Var filmlerinde kurgudan beklenen, en az öykünün doğru bir şekilde ilerletilmesi kadar filmin duygusunun talep ettiği ritmi yakalamasıdır.
Örneğin A Ay’da filmin düşsel atmosferine yakışan orta uzunluktaki kaydırmalı çekimlerin (travelling) arasında Yekta’ya veya halalarına sık sık kesmeler yapılır. Karakterlerin, siyah-beyaz bir düşsellikle örülü odaların bir duvarına yaslanmış, ya da ayakta öylece durup pencereden dışarıdaki geniş boşluğa bakan ya da divana uzanıp gözlerini tavana dikmiş tek plan kareleri, filmdeki düşsel, yoksun ve ölü atmosferi güçlendirir. Zira anlatılan sadece basit bir hikâye değil, aynı zamanda sancılı bir düştür. Seyirciden beklenen de sadece hikâyeyi takip etmesi değil, aynı zamanda düşlerinin peşine düşmesidir. Yine A Ay’dan örnek verecek olursak, Nükhet Seza Hala, merdivenlere oturmuş olan Yekta’ya annesinin geçmişi ile ilgili hikâyeler anlatmaktadır. Yekta, lafı annesinin ölümüne getiren Nükhet Seza Halasının sözlerini yarıda keser ve kendi inandığı gerçeği, yani annesinin ölmediğini, bir gün kayıkla denize açıldığını ve gittiğini söyler. Halasına “işitilmiyor hala, hiçbirisi işitilmiyor,” diye çıkıştıktan sonra“haberiniz yok ki!” diye isyan ederek merdivenleri koşarak çıkar. “Haberiniz yok ki!” ve merdivenleri çıkma planı 3 kere tekrar ettirilir. O sırada Vivaldi’nin müziği de dramatik aksiyona eklenir. Ardından sessiz sinema dönemini anımsatan bir üslupla bir yazı ekrana gelir. “Hep bu evi anlattı halam bana.” Ve konağın etkili bir fotoğrafını görürüz ekranda. Yazılar devam eder. “Ne çok anlatır.” Yazıdan sonra ekrana dalgalı bir deniz görüntüsü gelir. “Anlatacak ne bulur.” Ve sonrasında dalgalı denize demirlemiş halde sallanan bir kayık ve üzerinden uçan martıları görürüz. “Neye anlatıyorsun hala, ben her şeyi gördüm bile.” Ve sonrasında da Yekta masum ama isyan dolu gözlerini yaklaşık 10 saniye boyunca seyirciye dikip bakar ve bu uzun bakışı süresince 4 kere kirpiklerini kapatıp açar. (Buradaki kirpik açıp kapama hadisesine daha sonra tekrar değineceğiz.) Hem görüntünün hem müziğin/sesin hem de yazının üst üste binmesiyle oluşan bu sahne Reha Erdem’in sinemada kurguyu nasıl incelikle kullandığına dair verilebilecek güzel örneklerden biridir.


Korkuyorum Anne ise baştan aşağı bir kurgu orkestrasyonudur dersek yanlış olmaz. Film boyunca sürekli olarak vurgulanan insanın insana benzerliği, hepimizin et, kemik, yağ ve sinirden oluştuğu, birbirine benzer özlemleri, korkuları, sıkıntıları paylaştığımız ana fikri, filmin çarpıcı, alışık olmadığımız, seyirciyi de içine katan kurgusu ile bütünleşerek aktarılıyor. Örneğin, Neriman Hanım’ın hapşırmasının hemen ardından günlük hayattan hapşıran insan manzaraları art arda ekrana geliyor. Bir başka örnekte karakterlerin hepsinin günlük hayatta yaptıkları işte bir kazaya maruz kalmalarını ve çektikleri acıyı, bir başka sahnede de derin nefes alma alıştırmalarını peş peşe izliyoruz. Tüm bu sahneler bizi seyir halinden çıkarıp karakterlerle birlikte o an orada bulunuyor olma duygumuzu körüklüyor, kendi zavallı bedenimize şöyle bir dönüp baktırıyor, farklılığına inanmak istediğimiz hayatımızın ötekilerle benzerliğine ikna ederek rahatlatıyor bizi, üzerimizdeki yükü alıyor. Bu yapı, Feride Çiçekoğlu’nun ifadesiyle “hikâyesini sökülüp takılabilir bir yapboz gibi kurgulayarak”[ii] zamanlar ve mekânlararası bir tür geçişkenlik sağlıyor. Filmin izleyiciye geçirmek istediği hızlı ve neşeli ritim duygusunu yükseltiyor, izleyicisini kendi duygu dünyası ve gündelik yaşantısına buyur ederek hayata müdahil olma isteğini pekiştiriyor.
Korkuyorum Anne’de görüntünün sıçramalı kurgusu ve onunla eş zamanlı devam eden müzik üzerine yıkılmış sinemasal anlatım, Hayat Var’da daha çok sesin kurgusu ve kullanımı üzerine yıkılmış durumda. Film boyunca ısrarlı bir şekilde tekrar eden ve çoğu zaman eş zamanlı ya da birbirini takip ederek duyulan sesler filmin tekinsiz, huzursuz, tehlikelere açık, kırılgan yapısını besliyor. Çarpıcı olan ise seslerin kaynağını çoğunlukla görmüyor oluşumuz. Nereden gelip nereye gittiği kestirilmeyen bu korkunç ses dalgaları perdeyi yarıp çıkarak filmin izlenmekte olduğu mekâna dalıyorlar adeta. Seslerin kaynağını görmüyor, bilmiyor oluşumuz rahatsız ve huzursuz edici bir duygulanıma neden oluyor. Sadece görmüyor olmak da değil, çıkan her ses ya eş zamanlı duyuluyor ya da birbirini düzensizce takip ediyor. Örneğin bir sekansta, Hayat, babasıyla köprünün altında geçerken film bir anda sessizliğe gömülüyor; bir zırh vazifesi gören köprü tüm dış sesleri yutuyor, sadece belli belirsiz bir dalga sesi çalınıyor kulağımıza. Motor köprünün altından geçer geçmez gök gürüldemeye başlıyor, hemen peşi sıra evde babanın dedeye televizyonu sattığı için girişmesini izliyoruz, bağrışlar çığırışlar içindeki çekişmeden hemen sonraysa Hayat’ın kesik kesik alıp verdiği nefesleri dinliyoruz. Tüm bu planlar en fazla 10 saniye içinde olup bitiyor. Sesler, mevcut durumu veya ortamdaki huzursuzluğu, karışıklığı, rahatsızlığı sanki elinde duran bir ateş topuymuş gibi bir başka sese fırlatıyor, sonra o da bir başka sese… Bu arada bizler de bir plandan bir başka plana geçmiş oluyoruz. Hayat Var’daki sesler bu anlamda kurgunun da çarklarını çeviren önemli bir işlev görüyorlar. Ses kullanımının atmosfer oluşturmaktaki belirleyici rolünü Kosmos’ta da görüyoruz. Film boyunca kulağımıza çalınan bomba patlamaları, kuş sesleri, uçak sesleri, gürüldeyen nehrin sesi, siren sesleri, cam kırılmaları filmin geçtiği şehrin tehdit ve tehlike altındaki, yarı hayaletimsi atmosferini besliyor.

Kurgu konusunda söyleyeceklerimizi bitirirken yeniden Walter Murch’e dönelim. Murch, bir filmdeki kesmenin, kesintisiz devam eden günlük hayatta karşılaşmadığımız bir deneyim olduğunu söyler ve kesmelerin ne işe yaradığını, sinemada kesmeyi/montajı nasıl böyle yadırgamadan kabul ettiğimizi sorgular. Sonunda aklına yatan açıklamayı gündelik gerçekliğin dışında varolan bir başka gerçeklikte, “rüyaların gerçekliği”nde bulur. Rüyaların, yapısı itibarıyla gündelik hayatta karşımıza çıkan görüntülerin aksine çok daha fazla parçalanmış olduğunu ve bu görüntülerin sinemadaki kesmelere benzer bir şekilde birbirleriyle kesiştiklerini söyler. Murch’e göre sinemadaki kesmeleri rahatça kabul etmemizin önemli bir sebebi rüyalarımızdaki görüntülerin arka arkaya gelişlerine benzemeleridir. “Gerçekten belki de kesmenin beklenmedik ve anlık yapısı filmlerle rüyaların birbirine benzemesindeki önemli nedenlerden biri[dir].”[iii] Murch’ün kurgu üzerine geliştirdiği bu yorumun bütün filmler için belli ölçüde doğru olduğunu kabul edersek, Reha Erdem’in de bu doğruluktan payını fazlasıyla aldığını söylememiz mümkün. Özellikle A Ay, Korkuyorum Anne, Hayat Var ve Kosmos’ta gündelik hayatın süreğen akışını sekteye uğratan kasıtlı müdahaleler seyirciyi çıplak bir yaşam gerçekliğinin sergilendiği, natüralist bir seyir algısından kopararak düşsel, yapıntısal, oyuncaklı, kesintili, bütünlük duygusunu baltalayan, seyirciyi hayal kurmaya davet eden bir film evrenine sokuyor. Reha Erdem filmleri, ilk sahnesinden son sahnesine kadar bir yönetmen sinemasının ürünü olduğunu kabul etmemizi ister gibi. Planların süresinden kesme yerlerine, kronolojik sıçramalardan müzik kullanımının ayrıksılığına kadar tüm kontrolün yönetmende olduğu filmler bunlar. Konvansiyonel bir sinema anlayışına göre yapılmaması gereken ya da işlevsiz gibi görünen pek çok sinemasal müdahaleyi Reha Erdem bilinçli ve anlamlı bir şekilde sinemasına sokuyor.


Yukarıda A Ay’daki kurgu çalışmasının sinema dilini belirlemedeki işlevini anlatırken görüntünün, müziğin ve yazının üst üste binmeleriyle oluşan bir sekansı örnek göstermiştik. Sekansın sonunda Yekta’nın kirpiklerini 4 kere kapatıp açarak seyirciye uzun uzun baktığı plan, kurguyu filmin yaratıcı bir işlevi olmaktan çıkarıp kendi varlığı üzerine de bir düşünme eylemine dönüştürüyor adeta. Murch, John Huston’ın bir söyleşisinin zihninde yaktığı ışıkla, “göz kırpma” anının sinemadaki kesme anına yakın bir özellik gösterdiğini ayrıntılı bir şekilde açıklar: “Göz kırpma ya dinleyici, girişimizin bittiğini ve anlamlı bir şey söyleyeceğimizi anladığı anda veya lafı dolandırdığımızı ve o an için önemli bir şey söylemeyeceğimizi fark ettiğinde olacaktır. Bu göz kırpma, konuşmayı filme çekiyor olsaydık tam olarak bir kesmenin olacağı anda olacaktır: Ne bir kare önce ne bir kare sonra.”[iv] Murch, kesmeleri, belirli bir duygu/düşünceyi seyirciye aksettiren bir çekimi, bir başka duygu/düşünceyi aksettiren çekimden ayıran noktalara benzetir; tıpkı iki cümleyi ayıran noktalar gibi. A Ay’da Yekta’nın kirpiklerini 4 kere kırpıp seyirciye bakmaya devam ettiği (seyirciye bakmasının 10 saniye boyunca kesilmediği) bu plan –belki bir parça aşırı yorumun riskini göze alıp söylersek- Reha Erdem’in kurgu ve sinema anlayışının kendi üzerine bir düşünmesi olarak okunabilir. Karakterlerin seyirciye bakmasının garipsendiği konvansiyonel sinemada bir bakış planı genellikle bu kadar uzun tutulmaz. Bakışın ekranda kaldığı süre uzun tutuluyor olsa bile iki karakterin birbirlerine karşılıklı bakmasıdır bu çoğunlukla, seyirciye değil. Yekta’nın bir çeşit yabancılaştırma efekti olarak düşünebileceğimiz, doğrudan seyircinin gözlerinin içine yönelttiği bakışı ise radikal bir şekilde, kesintisiz 10 saniye sürüyor. Yekta bu süre boyunca 4 kere kirpiklerini açıp kapıyor. Yukarıda Murch’ten yaptığımız alıntıyla analoji kuracak olursak, bakışın artık sona ermesini ve bir sonraki sahneye kesme yapılmasını bekliyor izleyici. Bakış, açılıp kapanan kirpiklere rağmen bir türlü kesilmeyip uzadıkça izleyiciyi huzursuzluğa ve izlediği şeye dair bir çeşit yabancılaşmaya itiyor. Reha Erdem, montajın seyircinin algı ve duygulanımlarını belirlemedeki önemini ve yönetmenin seyircinin film izleme ezberini bozmadaki hâkim gücünü bu kısa planla bir kez daha ispat ediyor.   

Plastik Bir Evren

Reha Erdem’in filmlerini yapıntısal kılan tek faktör kurgu anlayışı değil elbette. Filmlerinin sanat yönetiminde tutturmuş olduğu etkili plastik görsellik de filmlerin yapıntısal özelliğini kuvvetle besliyor. Kullanılan -çoğunlukla yaratılan- mekânlar, kostümler, renk, ışık ve filtre seçimleriyle baştan beri karşı olduğu natüralizmin filmlerine girmesine izin vermiyor. Dış gerçeklik Reha Erdem’in zihninde ve düşsel evreninde dönüşüme, yoğunlaştırmalara, başkalaşımlara, kesilmelere uğrayarak filmsel evrene dâhil oluyor.

Reha Erdem’in Alfred Hitchcock’u kendisine yakın bulduğunu söylemesini garipsememeli. Godard, bir söyleşisinde Hitchcock’un, Truffaut, Rohmer ve Chabrol tarafından doğru şekilde anlaşılmadığını, her üçünün de Hitchcock’u incelerken öncelikle filmlerindeki senaryo, gerilim öğeleri, tema ve dinselliği ele alış biçimlerine eğildiklerini, oysaki Hitchcock üzerine fikir yürütmek için öncelikle onun bir biçim yaratıcısı, bir ressam olduğu bilgisinden yola çıkıp konuşmaya başlanması gerektiğini söyler. Godard’a göre Hitchcock bir ressamdır: “Seyirciler, onun bir filminin daha ilk planını gördüklerinde, Hitchcock filmine geldiklerini anlar. Ancak büyük ressamlarda rastlayabileceğimiz bir tabloyla karşılaşırız hemen ve bu tablolar zinciri birbirine eklene eklene sürüp gider. (…) İnsanlardan, size bir Hitchcock filmini anlatmalarını isteyecek olun; kendilerine çarpıcı gelen bir görüntüden söz edeceklerdir. Hatta görüntü bile değil, bir nesneyi anlatacaklardır.”[v] Bilindiği üzere, Hitchcock çekeceği bir planın öncesinde, asistanlarını çekilecek olan mekâna gönderip yüzlerce fotoğraf çektirir. Reha Erdem’in de bu bağlamda tıpkı Hitchcock gibi bir ressam hassasiyetiyle çalıştığını söylemek mümkün. Tasarladığı çekim planlarında, resim ve fotoğraf sanatlarının ışık, renk, kompozisyon gibi önemli yapı taşları üzerine hassasiyetle eğiliyor Reha Erdem. Filmin seyirciye geçirmesini amaçladığı duyguyu en iyi ve doğru şekilde yansıtacak, seyircide uyandırmayı istediği duygulanımların plastik evrendeki karşılığına denk düşecek görsellikler kuruyor. Reha Erdem’in A Ay hariç bütün filmlerinde görüntü yönetmenliğini yapan, tabiri caizse gözü gibi olan Florent Herry bir söyleşisinde, istedikleri görsel dünyayı elde etmek için bir ressam gibi çalıştıklarını şöyle ifade ediyor: “Kaç Para Kaç’ta bir evde, renklerinden nostalji yayılan, yeşil-sepya bir tablo görüntüsü vardı, filmi renklendirirken bu tablonun renklerinden yola çıktım. Aslında bir tablodan yayılan duygular içindeki renklerden çok daha önemli olsa da, tablolar bize filmi renklendirmede çok daha fazla yardımcı oluyor diyebilirim. Filmin ruhu kadrajından, renklerinden ya da mutluluk, hüzün gibi yaydığı hislerden gelebilir.”[vi]

Reha Erdem’in filmlerdeki plastik evrenin başarıyla yaratılmasının altında titiz bir kamera arkası çalışmasının yattığını söyleyebiliriz. Örneğin, Korkuyorum Anne’de kahramanların yaşadığı dairelerin çoğu eskicilerden özel olarak toplanan eşyalarla döşenmiştir, filmin son sekansındaki kulemsi kayalık Kilyos sahilindeki alçılarla inşa edilmiştir. Evin teras sahnesi çekimlerinde martıları uçurmak için kilolarca hamsi gökyüzüne fırlatılmıştır, kostümlerin önemli bir kısmı seneler önce kapanmış bir fabrikaya ait kumaşlardan dikilmiştir. Hayat Var’da ise Hayat ve babası ile birlikte Boğaz’da dolaşmamızı sağlayan tekne çekimlerinde kameranın sallanmaması için özel bir süspansiyon sistemi kurulmuştur. Kullanılan ev neredeyse sıfırdan, filmdeki yoksunluk duygusunu seyirciye ziyadesiyle geçirecek titiz bir görsel anlayışla inşa edilmiştir. En çok para harcadığı filmi olan Kaç Para Kaç’taki dükkân, ev ve dış mekânlarda kullanılan sepya renkler, arka plan ve oyuncuların yüzlerine düşen parçalı gölgeleri ortaya çıkaran yetkin ışık kullanımı Selim’in hayatının sıradanlığını, yerinde sayan, yeknesak ruh halini ve aynı zamanda film noir’ın tedirgin edici, merak ve endişe uyandıran atmosferini seyirciye ustalıkla nüfuz ettirir.

Eisenstein bir yazısında El Greco’dan söz ederken kendisini tanımlamak için ressam değil, montajcı sözcüğünü kullanır. Ressamın uzun yıllar yaşadığı Toledo’da yaptığı resimler, Toledo üzerine montajlardır. Henüz ne sinemanın ne de fotoğrafın olduğu bir çağda yaşayan bir ressama montajcı demek ilk başta mantığa aykırı gibi gelebilir. Ancak, Eisenstein’ın görüşünden hareketle, El Greco’nun Rönesans döneminin katı perspektif ve ölçü kurallarının dışına çıkıp maniyerist bir anlayışla, gerçekçi anlatımı bozarak yaptığı resimlerin; sinemada montajı ve yapıntısallığı kullanan yönetmenlerdeki, konvansiyonelin dışında yeni formlar, farklı algı ve arayışlar peşinde koşan, verite’ci üslubu reddeden anlayışa yakın olduğunu söyleyebiliriz. Godard’ın ifadesiyle montaj insanların görmesini sağlar ve sinema montajın keşfidir. Montajı filmlerinde bir anlatım biçimi olarak kullanan yönetmenler, istedikleri görüntüleri istedikleri şekilde ve düzende kadraja koymakta diğer yönetmenlere göre daha özgür hareket ederler. Görüntü ve görüntülerin perdedeki örgütlenme biçimi düşünceyi de biçimlendirir. Reha Erdem’in montaja dayalı sinemasının altında yatan ana fikirlerden birisi de bu şüphesiz. Basit bir örnek vermek gerekirse, Korkuyorum Anne’de Ali ve Çetin’in lunaparktaki balerine bindikleri bir dakika uzunluğundaki sahnede 13 ayrı plan var. Planların hiçbirinde Ali ve Çetin yakın plan kadraja girmiyorlar. Planların çoğunda balerinin tuhaf ve korkutucu suratını görüyoruz. Fonda oldukça eğlenceli, kıvrak bir müzik var. Balerine binmek mutluluk verici bir eylem bu sekansta. Ali ve Çetin’in lunapark sahnesi bitiyor ama müzik kesilmiyor. Fondaki müzik aynen devam ederken, temizlikçi kadının eteğini döndüre döndüre dans ederek yüzükoyun yere uzanmış kocasının sırtını çiğnemesini, İpek’in Ümit’in saçlarını taramasını, Ali’nin babasının beline sargı sarmasını, Ümit’in Çetin’in sırtını kaşımasını, Keten’in İpek’in gözyaşlarını silmesini art arda kısa planlar halinde izliyoruz. İzleyiciyi korkutabilecek (balerinin yakın plan yüzü), gülmeyle karışık hüzünlendirebilecek (Ali’nin babasının beline sargı sarması) ve üzebilecek (Keten’in İpek’in gözyaşlarını silmesi) bütün planları kendilerinden hemen önce gelen lunapark sahnesiyle birlikte düşünüyoruz. Lunapark sekansındaki neşeli atmosfer, müziğin de bağlayıcı etkisiyle, ardından gelen kısa planları filmin genel duygusuyla koşut olarak mutluluk verici, umutlu bir duyguyla izlememizi sağlıyor.

Hayat Var’daki lunapark sahnesinde ise Hayat ve Kamile Teyze’nin yakın planda sık kesme yapılan yüzleri, fondaki arabesk müzik, renklerin, ışıkların, yüzlerin hızlı salınımları bizi mutlu etmekten çok tedirgin etmeye hizmet ediyorlar. Korkuyorum Anne’deki o rengârenk, cıvıltılı gündüz neşesi yerini neon ışıklı bir mide bulantısına bırakıyor. Hayat ve Kamile Teyze ile birlikte biz de o balerinin bir koltuğuna zorla oturtulmuş gibi, kusma hissi veren bu aletin bir an evvel durmasını sabırla ve endişeyle bekliyoruz. Ezcümle, Reha Erdem’in filmlerinde görüntü estetiği ve montajın, organik bir bütünlük içinde hareket ettiğini ve sinemasındaki yapıntısal, plastik evreni elbirliğiyle ortaya çıkardığını söylemek mümkün.   

Nasıl Bir Müzik Bakmıştınız?

Türk sinemasında müzik, çoğunlukla ekrandaki görüntünün uyandırdığı duygusal veya düşünsel algının müzikal karşılığı hesap edilerek, o duyguya uygun bir melodi seçilmesine dayalı bir anlayışla kullanılagelmiştir. Ekrandaki görüntü komedi unsuru taşıyorsa eğlenceli; acıklı bir durum varsa ekranda, hüzün vidalarımızı gevşeten; görüntülerden korku veya endişe duymamız isteniyorsa ona uygun olarak korku uyandırıcı bir melodi kullanılır çoğunlukla. Kullanılan melodinin ekrandaki görüntüyle tek ilişkisi birbirine yakın duygu durumlarını anlatıyor oluşlarıdır; onun haricinde organik bir ilişkiye pek girmezler. Müzik, görüntünün arkasına döşenmiş ve seyircinin ezberlenmiş algılarına ve reflekslerine göre düzenlenmiştir çoğunlukla. Bu anlayışın Yeşilçam’a özgü olduğunu ve artık geride kaldığını düşünmek fazlaca iyimserlik olmaz mı? Hâlâ pek çok yönetmenimizin sinemada müziğin kullanılmasına ilişkin ezberci yöntemlerle hareket etmekte olduğu, müziği seyircinin en ilkel ve temel duygularını avlamakta bir araç gibi kullandığı kanısındayım.

Buna karşılık Reha Erdem’in, konvansiyonel Türk sinemasında alışageldiğimiz, olaylara arka fon oluşturan, salt filmin ilgili sekansındaki dramatik yoğunluğa uygun bir müzik kullanımı yerine; dramatik aksiyona eklemlenen, eylemlerle, jest ve mimiklerle nefes alıp veren ve hatta kurguyu da belirleyen ayrıksı bir müzik kullanımını tercih ettiğini söylemek mümkün.

Kısaca göz atarsak; A Ay’da kullanılan Vivaldi izleyicilere kendi rüyasını zihninde inşa etme, hayallerini uyandırma fırsatı sunarken, Kaç Para Kaç’ta tek bir melodi, filmin gerilim duygusu ve temposunun yükseldiği birkaç sekansta devreye girerek görevini mükemmele yakın bir şekilde yerine getiriyor. Korkuyorum Anne’de ise ateşli kemanlar ikili bir özellik gösteriyor. Duruma göre acılı, hüzünlü hatta ağlak bir orkestrasyon ile içimizi yakarken, duruma göre de neşeli ve renkli bir dünya; umutlu ve aydınlık bir gelecek düşüncesini akıtıyor içimize. Beş Vakit’te kullanılan Arvo Pärt ise kırsalın gizli büyüsüne, muhtemelen farkında olduğumuz ancak adını tam koyamadığımız yitik şiirine vurgu yapıyor. Hayat Var ise müzikal karşılığını “arabesk”te buluyor. Arabesk, özellikle Orhan Gencebay’ın müziği, bizi bir yandan acıların, kahırların, yoksunlukların, karanlıkların kör kuyularına atarken, bir yandan da aydınlık, umutlu bir yarın için içimizde kibrit çakıyor.

Müzik, Reha Erdem’in filmlerine yekpare ve çıkarılamaz bir gövde gibi yerleşiyor. Çoğu filmden çıktığımız zaman aklımızda müzik namına kalan, etkili bir müzikse tabii, çoğunlukla falanca sahnedeki müzik, filanca sahnedeki melodidir. Reha Erdem’in filmlerindeki müzik ise çoğunlukla filmin tamamını kuşatan bir özellik gösteriyor. Korkuyorum Anne’deki kemanlar neredeyse ara vermeksizin film boyunca devam ederken; Beş Vakit’teki Arvo Pärt ağırlıkla çocukların doğanın kucağında oldukları sahnelerde devreye giriyor ve filmin en dipteki gözeneğine bile usulca yerleşiveriyor. Hayat Var diğer filmlerinden farklı olarak şarkı sözlerini de devreye sokuyor. Orhan Gencebay’ın müziği ve şarkı sözleri filmin bütününe hâkim olan o kuru, sevgisiz, soğumuş havayı yumuşatarak yerine sıcak, insani, kalbe yakın duran bir duyarlılık getiriyor. 

Reha Erdem filmlerinde müzik, ezberi bozan, alışılagelmemiş yerdeki kullanımlarıyla da dikkat çekici. Ezber şudur: Filmdeki görüntüye ve duyguya uygun bir müzikal karşılık seç ve fona koy. Reha Erdem’in bunu yapmadığına yukarıda değindik. Zaman zaman bunun da ötesine geçiyor. Görüntünün ve duygunun çağırdığı klişe müziğin tam zıddı bir müzik kullanarak veya müziği değiştirerek algılarımızla oynuyor. Örneğin, Korkuyorum Anne’de Ali’nin iç organlarının röntgen filmleri ve vücudundaki yaralar, hemşirenin tanı koyan cümleleri ve doktorun endişe veren bakışlarıyla art arda ekrana geliyor. Fondaki müzik, seyircinin Ali’nin durumundan duyduğu endişeyi koyultan bir müzik. Daha sonra muayenenin yavaş yavaş eğlenceli bir parodiye dönüştüğünü hissediyoruz. Hemşire, Ali’nin yanağından makas alıyor, göbeğine şaplak atıyor, doktor ise Ali’yi Ali yapan tüm o zavallı bedensel özelliklerini ortaya seriyor. Biz Ali’nin kıllı, göbekli, komik vücudunu izlerken müzik de ritmik ve eğlenceli bir melodiye dönüşüyor. Endişe duymaya yakın olduğumuz hastalık, bellek kaybı ve vücudumuzun kırılganlığı gibi vahim durumlar, vücudumuzla, insan olmakla eğlenen bir parodiye dönüşüyor. İpek’in doğum sahnesinde kullanılan müzik ise neşeli ve umutlu bir tona sahip olması beklenirken tam aksine acılı, ağır ve hüzünlü, dünyaya gözlerini iki saniye önce açmış bir bebeğe bakarken aklımıza getirmediğimiz bir müzik. Bizi ezberin dışına fırlatıyor. Uyuşmuş zihnimizi uyandırmamızı, bir bebeğin doğumunun bir bebeğin doğumundan fazla bir şey olduğunu hissetmemizi istiyor; sadece sevinmek yerine doğum, yaşam, hayat döngüsü, yaşamın sürekliliği gibi kavramlar üzerine de düşünmemizi sağlıyor. Hayat Var’ın son sekansındaki Hayat ve arkadaşının motorla açıldıkları sahnede kullanılan “Dert Bende Derman Sende” şarkısı da ilk anda üzerimizde tuhaf bir yabancılaşma yaratıyor. Şarkının (Mine Koşan versiyonu) girizgâhındaki oryantal ritimler, orijinal halinden uzun tutularak seyircinin coşku ve heyecan duygusu tırmandırılıyor. Rengârenk boyanmış suratları, gözü pek ve neşeli halleriyle çocuklar, yeni demir almış bir geminin arzulu, coşkulu, yeni keşiflere doğru yelken açmış tayfalarına benziyorlar. Şarkının girizgâhındaki ısrarlı ve coşkulu ritimler, çocukların isyankâr ruh halleriyle kurduğumuz bağı kuvvetlendiriyor ufaktan. Ancak hemen ardından giren sazlarla canlanan arabesk armoni filmin umutlu, isyankâr, özgürlüğe çark eden sonuna kırık, buruk, acılı bir ton katıyor. Bir yanda sergüzeşte açılan iki özgür, isyankâr, suratları boyalı yeniyetme; diğer yanda yaşlarına göre ağır, buram buram acı tecrübe kokan, kahırlı şarkı… Mutlak bir kaçış, sonsuz bir kurtuluş, mutlu bir aşk yok gibi bu diyarda. İşte, Hayat’ın belki de film boyunca en içten güldüğü, en mutlu olduğu, bizim de içimizi kıpır kıpır ettiren, bir anlık mutluluğuna ortak eden coşkusu… Ama yine de yarımdır, huzursuzdur, kendine yetemez, kimsenin yetemediği gibi, dertlidir, derman bekler, aşksızdır, aşk ister.

Büyümek İstemeyen Çocuklar Olalım

Reha Erdem’in Kaç Para Kaç ve Kosmos haricindeki filmleri büyüyemeyen, büyümenin sancılı ve anlamsız yollarından geçmek istemeyen, büyüklerin kof ve duygusuz dünyasını görüp bu dünyaya dahil olmak istemeyen çocukları yahut Korkuyorum Anne’deki gibi Oedipus evresinde takılıp kalmış olanları anlatır.

Reha Erdem’in tüm filmlerinde genel olarak ebeveynlere ama özel olarak babaerkil otoriteye karşı duyulan derin bir öfke ve isyan vardır. Ya da daha geniş bir ifadeyle söyleyecek olursak; eril olana, iktidarda olana, bir iktidar aracı olarak fallusa karşıdır bu isyan. Anne, çocuğun dil öncesi, yasaklar öncesi, kendini bir hissettiği varlıktır. Yokluğu daha fazla hissedilen, özlenen, beklenen, sevilen, muhtaç olunan çoğunlukla annedir. Örneğin A Ay’da Yekta, her ikisi de öldüğü halde babasını değil, annesini rüyalarında görüyor; Korkuyorum Anne’de Ali yine ölü annesini arıyor, babasının kim olduğunu hatırlamıyor bile. Beş Vakit’te kız çocukları annelerinden, erkek çocukları ise babalarından nefret ediyorlar, Freud’u doğrularcasına. Ancak filmin genel söyleminin daha çok erkek egemen otoriteye karşı yöneltildiğini söyleyebiliriz. Hayat Var’da ise Hayat babasını seviyor. Sessiz ve derinden bir bağ ile bağlı babasına. Ama aşk yoksunu ve erkek egemen bir dünyada yaşadığının erken farkına varmış. Erkeklerin dünyasına ait olgu, obje ve durumlara önce özeniyor, sonra onları hafife alıyor ve hatta kitschleştiriyor, daha sonra da onlarla dalga geçerek intikam alıyor. Hayat, erkek dünyaya özeniyor, çünkü güçlü olan, yaptırabilme edimine sahip olan erkekler. Kaç Para Kaç’ta ise tek bir baba var: Para. Kötülük tohumlarını hiç verim alamayacağı baştan belli görünen bir toprağa nasıl olduysa ekmeyi başarıp kökleri, dalları, yapraklarıyla her geçen gün arsızca büyüyen günah çiçekleri yetiştiren zalim, kendini kaybetmiş, kutsal baba! Para; kötülükten, hırstan, hileden, kurnazlıktan azade yaşayan, tam tersine dürüst, mütevazı, insanlardan uzak ve onurlu bir yaşam sürdürme gafletine düşmüş zavallı Selim’i baştan çıkarırken; toplumsal ahlâkı ve bireyin onurunu, vicdanını, yaşamsal dengesini nasıl birden alt üst edebilecek dehşetengiz bir güce sahip olduğunu da gösteriyor.  

Reha Erdem’in, hayatın sıkıcılığı, kuruluğu ve heyecansızlığından daha çok erkekleri sorumlu tuttuğunu söyleyebiliriz belki. Bu mevzuda erkek ve kadın arasındaki tavrını daha çok kadından yana koymuş gibi gözüküyor Reha Erdem. Dişi ve eril arasındaki bu karşılaştırmayı sembolik düzeyde de kullanıyor. A Ay’da Yekta, hiç tanımadığı annesini düşlerinde geceleri kayıkla denize açılmış olarak görüyor. Bir başka sekansta, annesini bulmak için kayıkla denize açılıyor ve balıkçılar tarafından denize düşmüş olarak bulunuyor. Korkuyorum Anne’de ise Ali sıçramalı bir kurgu estetiğiyle yavaş yavaş denize giriyor, önce ayaklarına, sonra dizlerine, sonra beline, daha sonra göğsüne ve boğazına kadar girdiği denizde en sonunda tümüyle kayboluyor. Deniz, Jung terminolojisinde kolektif bilinçaltının yaratıcısı konumundadır, aynı zamanda “evrensel anne”nin de arketipidir. Anne, yaşam suyunun karşılığı, yaratıcı edimin bir biçimidir. Anne kavramı Jung terminolojisinde hem bireyin kişisel annesini hem de kolektif bilinçaltının arketipi konumundaki evrensel anneyi karşılar. Kişi, kendi annesinde evrensel anne arketipini arar ve bu yolla onu tanrılaştırır. Gerek Yekta gerekse de Ali, anne-deniz tarafından yutulmuştur. Her ikisi de annelerine deniz arketipiyle kavuşmuştur. Suya, yani belleğe, yani anneye tamamen gömüldüğünde zihnini kuşatan o iç ses, fallusun gazabına uğrayan Ali’nin içinde bulunduğu ruhsal boşluğu ortaya çıkarıyor: “Korkuyorum anneciiiiim.” Yekta ise balıkçılar tarafından iskelede onu bekleyen halasına teslim edildiğinde, hemen yanlarındaki Nuran, heyecanla Yekta’ya “Gördüm,” diyor. Neyi gördüğünü söylemiyor ama Yekta’nın bir türlü göremediği için kızdığı annesini görmüş olma ihtimali kafamıza takılıyor.


Reha Erdem, annede böyle anlamlar bulurken, baba ise daha çok hayatın akli, araçsal yönünü temsil etmekle yükümlü gibi. Reha Erdem’in kadın karakterlerinin para kazanmakla ilgili bir dertleri görünürde pek fazla yok. Kadın karakterlerin çoğunlukla ne iş yaptıklarını bile bilmezken; erkeği, para kazanan, (gömlekçi, sağlıkçı, kasap, imam, çiftçi, polis, bakkal, balıkçı, kahveci, terzi, asker…), eve ekmek getiren, hayatın tozuna toprağına karışmış, yaşam mücadelesini sürdürme gayesindeki homo economicuslar olarak görüyoruz çoğunlukla.
Erkek, iktidar sahibi olan, söz geçiren ama geçmişinden, aşksızlıktan, hayatın türlü derdinden muzdarip. Babalar ve dedeler çoğunlukla hastalıklı, aksıran öksüren tipler. A Ay’da Sırrı Bey, konuşmaktan bile aciz bir yatalak söz gelimi. Korkuyorum Anne’de Rasih Bey kalp ve sinir hastası. Beş Vakit’te Ömer’in imam babası yine hasta. Hayat Var’da ise Hayat’ın dedesi felçli, sürekli öksüren, konuşmakta bile zorlanan bir başka hasta. Kosmos’taki terzi astım hastası. Nasıl ki Reha Erdem’in çocukları büyüme sancıları çekiyorsa, adam olmuş erkekler de büyümüş olmanın gazabına uğruyorlar. Babası gibi olmak istemeyen, babasından şiddetle nefret eden Ömer her gece babası ölsün diye dua ediyor, babasını öldürmek için sinsi planlar yapıyor. Babaların babalıktan anladığı çocuklarını beslemek, okula göndermek, okuyup adam olmalarını sağlamak, kızdırınca akılları başlarına gelsin diye dövmek çoğu zaman. Beş Vakit’te Ömer’in imam babası, kardeşini güzel dua okuduğu, kerrat cetvelinden sorduğu sorulara doğru yanıt verdiği için överken, Ömer’i arkadaşıyla dağ bayır gezdikleri, derslerine çalışmadığı için şamar oğlanı ediyor. Erkeklik durumlarının psikopatolojisini anlamak için güzel bir örnek olan bir başka sahnede köyün yetimini haksızca öldüresiye dövdüğü için ihtiyar heyetinin karşısına çıkarılan Ahmet Ağa kendisini şöyle savunuyor: “İyi ya işte. Ben de babalık ediverdim.”

Bir Biz Var Bende Benden İçeri

Reha Erdem’in filmlerinin, büyüme sancıları, rasyonel hayatın kuru gündeliği, aşksızlık, yoksunluklar, yarım kalmışlıklarla örülü bir dünyayı anlatıyor olsalar da nihayetinde izleyicisine umut veren filmler olduğunu söyleyebiliriz. Anlamsızlıklarla dolu hayata anlam taşıyan, bir başınalığımızı unutturan, hayaller kurdurarak teselli eden, tüm farklılıklarımıza ve zaaflarımıza karşın hepimizin insan olmakta birleştiğini söyleyen filmler son kertede…
Birkaç örnekle açalım. A Ay’ın finalinde Yekta, Neyyir Halasından, akıldan malul bu sıkıcı dünyadan kurtulmak için gittikçe daha tepeye çıkıyor ve izini kaybettiriyor. Gerçeğin zamanından rüyaların, bilinçdışının zamanına geçen bir Alice gibi Yekta. Neyyir Hala telaş içinde peşinden koşuyor ama bulamıyor Yekta’yı. Sonunda ulaştığı tepede onu manastır bekçisi karşılıyor. Neyyir Hala, İngilizce ve Türkçe arasında bocalayarak, çok dilli ama iletişim kurmaktan yoksun bir şekilde, Yekta ile birbirlerini birdenbire kaybettiklerini söyleyerek yardım dileniyor manastır bekçisinden. Yekta ile az önce birlikte olduklarını, birdenbire kaybolduğunu anlatmaya çalışıyor. “Birdenbire” kelimesini farkında olmadan beş kere kullanarak kelimeye vurgu yapıyor. Birdenbirelik, akılla yönetilen bir dünya için pek de olumlu anlamlar taşıyan bir sıfat değil. Birdenbirelik, anın yıkıcılığını, hesapta olmayanı, tartıp biçilemeyeni, kontrolsüzlüğü akla getiriyor. Neyyir Hala için ilk kez yaşadığı, şaşkınlık verici, dengesini bozan bir durum birdenbirelik ve Yekta’nın kayboluşu. Bilgin bir masal kahramanı edasındaki manastır bekçisi halayı susturuyor ve İtalyanca bir şiir okumaya başlıyor. Şiirin ilk kelimesi “subito”, yani “birdenbire”. Şiirde her şeyin birdenbire kötüleştiği, her şeyin birdenbire perişan ve sefil bir hale dönüştüğü, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı, ayın bile çürüdüğü ve dünyada sadece korkunun kaldığı anlatılıyor. Bunları halaya değil sanki tüm insanlığa söyleyen bir tragedya oyuncusu gibi manastır bekçisi. Şiirin finalinde şapkasını çıkarıyor ve hayali izleyicilerine -benzer duyguları paylaşan bizlere- eğilerek yüzünde beliren hoş bir gülümsemeyle, umut dolu bir selam gönderiyor. Kamera, Vivaldi eşliğinde ufuk çizgisini bile göremediğimiz bembeyaz denize çevriliyor yavaşça. Deniz bir unutuş, utkulu bir hayal, büyük bir boşluk… Deniz yerine bembeyaz bir boşluğa bakıyoruz sanki. Manastır bekçisi, Neyyir Hala’ya “birdenbire”liğin Yekta’nın kaçışından -kurtuluşundan- çok daha önce başladığını söylüyor aslında. Daha öncesinde Yekta’ya “rüya rüya içindir,” demesi ve düş ile gerçeği birbirinden kesin çizgilerle ayırması gibi; bize de sonunda bu hâle gelmiş, çoktan çürümüş olan dünya karşısında kalenderâne bir ruh hali takınmamızı salık veriyor. Film boyunca artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını, artık dualarının da kabul olmayacağını, her şeyin yarım olduğunu söyleyen Yekta, her şeyin normal ve olması gerektiği gibi gittiğini zanneden Neyyir Halasından çok daha önce fark etmiş gibi gerçeği. Yoksunluklarla örülü dünyayı metaforik anlamda terk ederek gaibe karışıyor.
Korkuyorum Anne, Hayat Var ve Kosmos da özde hepimizin birer insan olduğumuz, birbirimize benzediğimiz ve birbirimize ne denli muhtaç olduğumuz gerçeğinin altını çiziyor. Her geçen gün birbirinden daha fazla uzaklaşan, yalnızlaşan insanlara aslında birbirine benzer duyguları paylaştıklarını, özlemlerinin, düşlerinin, sıkıntılarının, korkularının, aşklarının, hüzünlerinin birbirine kardeş olduğunu söylemek istiyor. Özellikle Korkuyorum Anne ve Kosmos’ta bu tema filmin merkezinde. Korkuyorum Anne’de birbirleriyle mütemadiyen didişen insanlar, ufak bir yer sarsılması sonucu birbirlerine sarılarak sokaklara dökülecek kadar savunmasız ve muhtaç birbirine.
Korkuyorum Anne’nin hepimizi insan suretinde bir araya getiren belli başlı özelliklerimizi en güzel dillendiren sekanslarından biri denizin ortasındaki kayalıklarda geçen sekans. Yıllardır birlikte yaşadıkları halde birbirlerini hep kıyafetler içinde gören insanlar ilk kez mayolu, kıyafetlerinden arınmış bir halde birbirlerini görüyorlar bu sekansta. Çetin, İpek ablasının karnını ellemek isterken, İpek, Ali’yi hiç bu kadar kıllı hayal etmediğini söylüyor; Çetin, Keten abisinin ayak parmaklarının bu kadar uzun olduğunu ilk kez fark ederken, Neriman Hanım, Ümit’in göğüslerinin iri olduğunu şimdi fark ettiğini hayret ve gıptayla karışık kendisine söylüyor. Kıyafetlerimizden arındığımızda etimiz, kemiğimiz yani insan olduğumuz meydana çıkıyor aslında. Birbirimize kolaylıkla söyleyemediğimiz bazı gerçekleri veya birbirimizin hakkındaki en yalın düşüncelerimizi, birbirimize yakın olduğumuzu hissettiğimiz zamanlarda daha rahat söyleyebildiğimiz gerçeğini yalın ve eğlenceli bir dille anlatıyor bu sahne. Ötekinin de bizim kadar çıplak, saf ve tüm gerçekliğiyle, o hep gizlediği bedeniyle yanı başımızda duruyor olduğu düşüncesi ruhu da soyuyor birden; içimizi bir ferahlık kaplıyor.   
Yine Korkuyorum Anne’nin final sahnesi benzer bir işlevi yerine getiriyor. Çevirdiği dümen baskıcı annesi tarafından anlaşılan Keten ve annesini hiç yaşayamayan Ali; kule şeklindeki kaya parçasına tırmanıyorlar, sırtlarını ötekilere çevirip sonsuz denize bakıyorlar. Keten, kendisini sevdiği kadının ve diğerlerinin önünde “sidikli” diye azarlayan annesinden kurtulmak için; kırk yaşına gelmesine rağmen Oedipus’un zulmünden kurtulmayı beceremeyen Ali de kendisini baskı altına alan babasına duyduğu öfkesini dillendirmek, benzer duyguları ve acıları paylaştığı Keten’i yalnız bırakmamak için çıkıyorlar kayalığa. Erkeklik organını anımsatan bir kayanın üstünde Keten ve Ali belki de hayatlarında ilk kez bu denli içten bir şekilde erkek adam olduklarını haykırmak istiyorlar sanki. Biz izleyici olarak, kayadan kendilerini atarak bir erkeklik gösterisi yapabileceklerini aklımızdan geçirirken Keten beklenmedik bir şekilde denize doğru bağırıyor: “Anneeeeee, korkuyorum anneeeeee!” Bir anlamda o da hem annesizliğini deşifre ederken, bir yandan da her şeye rağmen annesi olmadan hayata karşı mücadele edemeyeceğini söylüyor.
Hayat Var’da ise birbirimize muhtaç olduğumuz gerçeği mizahi ve umutlu bir dille değil, çok daha acı bir tonda tekrarlanıyor. Dede’nin Hayat’a söylediği gibi: “Sen bana çekmişsin. Bak, hastalığımız bile aynı. Nefes alamıyoruz!” Hayat Var’ın karakterleri de acılar içinde, yalnız ve birbirlerine sığınmaya muhtaç. Hayat, ötekilerin dertlerinin dermanı olma vazifesini de kendinde topluyor. Dede, baba, Kamile Teyze hepsi başka sebeplerden, ama en çok sevgi yoksunluğundan, Hayat’a ihtiyaç duyuyorlar.
Benzer fikirleri Kosmos’ta da görüyoruz. Korkuyorum Anne’de nefes alma pratiği üzerine geliştirilen ve bizi de içine alan söylevin çemberi daha genişlemiş, sözler daha hikmetli ve varoluşumuzla doğrudan alakalı. İnsanları inandığı değerler etrafında birleştirmeye çalışan Kosmos’un (gerçek ismiyle Battal’ın) insan, hayvan, aşk, mülkiyet, çalışma, dünya, tanrı vb. kavramlar üzerine attığı söylevler kendi saf benliğinin içten düşünceleri olmakla birlikte insanları da ortak bir şemsiye altında toplamaya gönül vermiş bir inanmışlığın ürünü.

Her Şey Yarım

Reha Erdem sinemasında hayat her daim eksik olan, bir eliyle verdiğini ötekiyle geri alan, zalim bir baba gibi hayat. Karakterler sürekli bir tamamlanmamışlığın içinde kendi yönlerini bulmaya çalışan aciz kişiler çoğunlukla. A Ay’da, Yekta hayatın yarımlığından, eksikliğinden dem vuruyor: “Çocukların duası kabul olurmuş. Benim artık dualarım da kabul olmayacak. Her şey işte böyle yarım!” Yekta’nın sözleriyle altı çizilen eksiklik, yoksunluk duygusu filmin bütününe sirayet eden bir ruh halini açığa vuruyor. Yekta’nın hayatında her şey yarım ve eksik. Annesi yok, hiç adını anmadığı, merak dahi etmediği babası da… Ne Nükhet Seza Halası yüzünden yaşamak zorunda kaldığı konakta mutlu ne de Neyyir Halasının adadaki evinde. Hayatın ona sunduğu kof gerçeklerin biteviye sıkıntısını duyuyor içinde. Kendini sürekli bir huzursuzluk ve tatminsizlik içinde bulduğu bu hayat anlamsız Yekta için. Sırrı Bey’in odasına girip önüne bir kutu kibrit atıyor. Zira her şey gibi bu ihtiyar konak da yarım ve eksik. Aileye yarım asrı aşkın tarihi boyunca tecrübe ettirdiği acılar, barındırdığı bunca çelişki, sahiplendiği bütün bu koyu esrar yanmalı. “Bir koku var, yanık kokuyor, yanık diyorum! Yanık kokusu bu! Hala, halacım, gezmeyelim bu kokuyu diyorum.”
Hayat Var’a da benzer bir eksiklik duygusu hâkim. Tüm karakterler yine korkunç bir yalnızlık içinde. Final sahnesi hariç izleyicinin içini ısıtan hiçbir olumlu durum meydana gelmiyor. Kimse birbirini gerçekten anlamıyor, birbiriyle gerçek bir iletişim kurmuyor. Herkes kendi sefil hayatının bulanık sularına gırtlağına kadar batmış, nefessiz kalarak boğulmakta sanki. Beş Vakit’de aynı yoksunluk duygularının bu kez kırsala taşındığını görüyoruz. Zaman, ezan saatleriyle bölünmüş Beş Vakit’te. Her gün birbirinin tekrarı gibi... Çocuklar bir arada geçirdikleri neşeli saatler dışında mutlak bir mutsuzluğun içinde büyüyorlar. Şehir hayatından daha yoksun, daha çaresiz bir hayat var Beş Vakit’in kırsalında. Doğanın mucizevî yanı, kırsalın sessiz büyüsü, aşka ve geleceğe dair içimize umut taşıyor. Ancak çocukların kapana kısılmış, sindirilmiş, örselenmiş yaşantıları bu umudu da kırılganlaştırıyor. Çocuklar, ancak ailelerinden uzakta, taşların üzerinde, çalıların, otların içinde, kaçak içtikleri sigaraların dumanlarını gökyüzüne doğru üfleyerek umutlu bir gelecek hayali kurabiliyorlar.
Eksikliklerle, yoksunluklarla örülü bu dünya beraberinde anlamsızlıklara da kapı açıyor. Gündelik hayatta farkında olmadan her gün tekrar edilen veya zorla yaptırılan birçok edim anlamsız aslında. Hiçbiri kişinin bütünlüklü bir dünya arzusuna ulaşmak için kendi özgür iradesiyle yaptığı eylemler değil. Örnek vermek gerekirse, A Ay’da Yekta, halası tarafından zorla ezberletilip okunması buyrulan şiiri, yine zorla çıkarıldığı sehpanın üzerinden okuyor. Okuması bittikten sonra tekrar başa dönüyor ve bir daha başlıyor okumaya, okuması gittikçe hızlanıyor. Sonra tekrar başa dönüp bu kez daha hızla okumaya başlıyor ve nihayetinde halalarını çıldırtıyor. Yekta’ya zorla ezberletilip okuması buyrulan şiirin William Blake’in Infant Sorrow’u olması da manidar. Bir çocuğun kendini fırlatılmış hissettiği tehlikelerle dolu bu dünyada masumiyetini giderek yitirdiğini, kendisini anne ve babasının da merhem olamadığı bir acz, sefalet ve yalnızlık içinde hissettiğini anlattığı bu şiir, Yekta’nın içinde bulunduğu ruhsal boşluğa kardeş, deyim yerindeyse. Halaların böyle umutsuz ve iç acıtıcı bir şiiri Yekta’dan heyecanla ve şevkle duymak istemelerindeki gaflet ve ironi, sonunda anlamsızlığa doğru savrulan karşılıklı bir delirme nöbetini kaçınılmaz kılıyor. Hayat Var’da ise Hayat’ın Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi kitabından evrenin düzeni, ölçülülüğü, her şeyin uyum içinde yaratılmış olduğu üzerine okuduğu pasajın sonu bir kakofoniye dönüşüyor. Evren, uyum, ölçü, tanrı gibi sözcükler giderek hızlanıyor, üst üste binmeye başlıyor ve sonunda anlaşılmazlığa, belirsizliğe, anlamsızlığa evriliyor.
Beş Vakit’te ise Ömer ve Yakup geceleyin duvara yaslanıp bulutların içinde hareket eden Ay’ı izliyorlar. Reha Erdem çok sıklıkla yaptığı üzere, bir sekansta geçen konuşmaları bir önceki sekanstaki görüntünün üstüne bindiriyor ve iki sahneyi birbirine bağlıyor burada. Ay, sessizce bulutların içinde salınırken; izleyici bir sonraki sınıf sekansının konu edindiği coğrafya dersinde dünyanın günlük hareketi ile ilgili kitaptan okunan bilgileri dinliyor. Kırsalda yaşayan çocukların her gün, her saat içinde oldukları, gözlemledikleri, yaşadıkları, okumak zorunda olmadan, doğal bir şekilde tecrübe ettikleri dünya bilgisini, kitabî, kuru, donuk, ezberlenmiş cümlelerle dinliyor öğrenciler. Coşku ve heyecan içinde yaşadıkları doğayı kitaptan okumanın zevkli bir tarafı yok görüldüğü üzere. Zira hayatın gerçekleri, coğrafya kitabının klişeleşmiş, ruhsuz gerçeklerinden daha sahici. Öyle ki, okuma sırasında iki öğrencinin annesi ve babası tarafından dövülmüş olduklarını öğreniyoruz. Gerçek olan bu işte. Yaşamın içinde somut olan, gözle görülen, kulakla duyulan, tende acısı hissedilen... Gerçek olan, kitaptan okunanları dinlemeyip âşık olduğu öğretmenine bakan Yakup’un gözlerindeki derin unutkanlık.  
Reha Erdem’in filmleri bir yanıyla hayatımızdaki yoksunluklara, yarım kalmışlıklara vurgu yaparken, bir yanıyla bu yoklukların ötesinde, umutlu bir dünya fikrini de barındırıyor içinde. Filmlerindeki yapıntısal öğeler, zengin düşsel çağrışımlar başka bir hayatın mümkünlüğü üzerine düşünmeye davet eder gibi. Davete icabet edilen bölgede aşk ve isyan; coşkulu, oyunbozan bir dünya fikri karşılıyor izleyiciyi. İsyanı başka bir dünya istenci için sanki. Aynı koordinatta buluştuğu izleyiciyi de yanına alıyor ve oradan birlikte öfkeyle soruyorlar: Her şey niye yok?!

Aşksızlık

     Reha Erdem filmleri aynı zamanda hayatlarımızdaki aşksızlığa dair filmler. Kosmos hariç hiçbir filminde esaslı, tutkulu ve mutlu bir aşka yer yok. Sadece aşk da değil, çoğu filmde karakterler sevgisizlikten içlerine kapanmış bir halde, kendi küçük ve sefil dünyalarında umutsuzca yaşayıp gidiyorlar. Hayat Var’da Hayat’ın çevresi aşktan nasibini almamış insanlarla dolu. Beş Vakit’de çocukların anne ve babaları arasında gerçek anlamda bir aşk yok. Kaç Para Kaç’ta Selim ile eşi arasında mantıklı ve tutarlı bir evlilik sürüp gidiyor sadece. A Ay ise aşkı rüyalara devretmiş çoktan.
Aşk yitik bu filmlerde ama aşk düşüncesi büsbütün yok değil. Karakterler aşkı bulmak ve yaşamak için arzulu, zira aşktan başka hiçbir şeyleri yok ki ellerinde. Ama çoğunlukla imkânsız aşkların peşinde koşuyorlar. İmkânsızlık, hayatın nesnel koşullarının getirdiği doğal ve acı bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor.
Beş Vakit’te Yakup, öğretmenine karşı yoğun ve karşılıksız duygular içinde. Dersle ilgilenmeyip uzun uzun seyrediyor onu, evinin penceresinden gizlice gözetliyor, aynı şeyi yaptığına tanık olduğu babasına karşı nefret besliyor, öğretmeninin ayağına batan dikeni çıkardıktan sonra eline bulaşan kanı kokluyor, öpüyor ve yıkamıyor. Elleri kan lekesiyle kirlenmiş sofraya oturduğu için babasından azar işitiyor. Hayat Var’da Hayat, çevresindeki aşk yoksunu insanların dışında tek bir kişiye, babasının terk ettiği sevgilisine, esaslı bir aşk duygusu besliyor. Babasının peşini bırakmayan, gece gündüz çaresiz bir şekilde evin kapısını çalan bu zavallı, evsiz barksız adamda buluyor sahici ve tutkulu bir aşk duygusunu. Ayaklarına kapanması sadece babasını korumak için gösterilmiş bir refleks değil, aynı zamanda kendini inandığı birisine karşılıksız verme isteği, acıyla aşkın yekvücutlaştığı bir teslimiyet istenci. Film boyunca ağzından tek bir talepkâr söz çıkmayan Hayat, kendisinden beklenmeyecek bir cesaretle arzusunu dillendiriyor: “Ağbii, benimle evlenir misin?” Korkuyorum Anne’de Ali ve Keten’in Ümit ve İpek’e besledikleri çocukça aşklar yine karşılıksız çıkıyor.
Doğal bir şekilde karşılıksız kalan platonik aşkların olgunlaşamadan, âşıkta karın ağrısı yapması gibi, olgunlaştığı varsayılan, yani evlilikle neticelenen aşklarda da aşk falan yok aslında. Kaç Para Kaç’ın Selim’i ile eşi Ayla arasında standart, karşılıklı sevgi ve sadakate dayanan sıradan bir evlilik var. Paranın devreye girmesinden sonra sevgi maddileşiyor, işler rayından çıkıyor ve sonunda sadakat da bitiyor. Hayat Var’da Hayat’ın annesi ve üvey babası arasında herhangi bir aşk duygusu hissetmiyoruz. Beş Vakit’in anne ve babaları da gündelik hayatlarının rutin seyrinde yaşıyorlar, aşktan anladıkları çocuk yapmak ve nesillerini devam ettirmek çoğunlukla. Evlilikler ya böyle sıradan, heyecansız hayatlar yaratıyor ya da çoğu filmde olduğu gibi kendiliğinden sona eriyor. Aileleri çoğunlukla parçalanmış olarak görüyoruz. Korkuyorum Anne’de Ali’nin annesi, Keten’in de babası ölmüş, Hayat Var’da Hayat’ın annesi ve babası boşanmışlar. A Ay’da anne ve babası ölen Yekta’ya halaları bakıyor.
Aşk, metropol insanının hızlandırılmış, vaktin nakitle eş anlamlı sayıldığı, rutin, heyecansız hayatında anlam kaymasına uğramıştır. Çoğunlukla ya seksle bir görülmekte ya da karşılıklı sevgi, saygı ve anlayışın kılıfına sokulmaktadır. Reha Erdem, bu kitapta yer alan “Aşk ve İsyan” isimli yazısında metropol insanının hayat algılarının, aşk anlayışının karşısına taşrayı değil ama taşra düşüncesini koyuyor, bir kavram, bir ide, bir sığınak olarak taşra düşüncesini… Yazının bir yerinde metropol insanının aşk anlayışını şöyle tarif ediyor: “Melankoliyi bir içe kapanma hastalığı olarak görür, aşkı sadece seksle açıklar.” Taşradaki yaşantıyı ele aldığı Beş Vakit’te ise doğada kendiliğinden mevcut olan aşkı müdahale etmeden sinemasına taşıyor. Eşeklerin, köpeklerin çiftleştiği, buzağıların annelerinin memelerinden süt emdiği, rüzgârın coşkuyla estiği, yağmurun aşkla yağdığı, çiçeklerin hevesle filizlendiği, çocukların çiçeklerin içinde uyuduğu saf bir aşk düşüncesi...
Kosmos’unsa tüm Reha Erdem filmleri içinde aşk düşüncesinin belki de en çok dillendirildiği film olduğunu söyleyebiliriz. Önceki filmlerinde çoğunlukla aşksızlık üzerinden aşk istencine yapılan vurgu, bu kez tam tersi istikamette, aşkın yaşandığı ve hissedildiği bir olumlama yoluyla anlatılıyor. Kültürel ilişkilerin ve sosyal bağların dışında; hayvanî, ilkel, dil ötesi bir boyutta yaşanıyor Kosmos’ta aşk.


Aşk en fazla ihtiyaç duyulan ve belki de tek ihtiyaç duyulan. Tanrının hasta ve sefil insanlara gönderdiği bir Şaman gibi düşünebileceğimiz Kosmos’un sahip olduğu şifa kaynağı aşk. Çalışmaktan, paradan, akıldan yüz çevirmiş Kosmos için su kadar, ekmek kadar hayatî ve tabii. Kendisine çay alır mısın diye soran kahveciye cevabı kendi gibi saf Kosmos’un: “Çay istemiyorum, aşk istiyorum.” Aşka övgüyü aynı zamanda hayvansılığa da bir övgü gibi düşünebiliriz. Film boyunca insanî bir diyalog içine girmeyen Kosmos ve Neptün’ün birbirleriyle kurdukları iletişim, vahşi, dil öncesi, arkaik ve kültür dışı bir iletişim. Nasıl ki A Ay’da manastır bekçisinin dediği gibi “Rüya kuşları bu kuşlara benzemez. Onlar başka bir dil konuşurlar”sa Kosmos’ta da âşık ve maşuk olanın dili başka bir dil, kuşların dili... Mektupların havaya savrulduğu, yazılı dilin geçersiz kaldığı; yerlerine kemikle, kuş çığlıklarıyla iletişim kurulan bir yabansı dil...
Önceki Reha Erdem filmlerinde çok fazla ön plana çıkarılmamış olan aşkın tensel boyutu Kosmos’ta daha belirgin. Kosmos soruyor: “Vücudumuzun isteği ruhumuzun da isteği değil midir?” Tıbbın ve bilimin erişemediği doğaüstü bir tedavi yöntemi sunuyor aşkın kudreti. İlaç kutularını, doktor reçetelerini, hastane kapılarını hükümsüz kılıyor. Yerine “size sarılmaya geldim efendim,” diyebilmenin kalbî, tensel, akıldan yüz çevirmiş saflığını koyuyor. Dünyanın bu sefil, hasta, acıklı halinin belli oranda aşksızlığın eseri olduğunu varsayarsak, Kosmos’u şehre düşmüş tanrı misafiri bir Şaman, sadece aşktan medet uman ve insanlara şifa niyetine aşk dağıtan, kalbi yaralı bir meczup olarak düşünebiliriz.
Cemal Süreya’nın “yalnız aşkı vardır aşkı olanın” dizesindeki gibi, Reha Erdem filmlerinde, sahici bir aşk duygusu bulduğumuz ama aşkları karşılıksız kalan karakterlerin de yalnızca aşkları vardır ellerinde. Hayat’ın filmde bizi en fazla şaşırttığı anlar hangileridir diye düşündüğümüzde, sevdiği adamın dizlerine kapandığı ve ona evlenme teklif ettiği sahneler ilk aklımıza gelen sahneler arasındadır sanırım. O adama beslediği platonik aşk dışında, hayata tutunmak için elinde neyi vardır Hayat’ın? Koca bir hiç! Ali ve Keten’in de tek sahip oldukları; küçücük ve anlamsız hayatlarında onları heyecanlandıran tek şey düşlerinde sevdikleri kadınlarıdır. Beş Vakit’in Yakup’u için de hayattaki tek gerçek öğretmenine duyduğu karşılıksız aşktır. Kosmos içinse hayatın en gerçek amacı aşkı bulmak ve aşk için yaşamaktır.

Bitirirken…

Hem tanıdık hem de yabancı olmayı başarmak kolay bir iş değil. Tanıdıklığı buralı olmak, buralı kokmak, aynı dili konuşmak, ait olduğu toprağa, kültüre, estetiğe sıkıca bağlı olmak anlamlarında kullanıyoruz. Yabancılıktan kastettiğimiz ise; dilin, gramerin, biçemin, formun buralı olarak kabul edilegelmiş bir yığın estetik içi ve kültürel öğenin dışında kalması, alışılmış yerel kodlarla tanışıklık göstermemesi… İkisini birden haiz olmak hiç de kolay iş değil. Zira farklı alanlarda birçok kereler şahit olunduğu üzere sakil durabiliyor, yapıştırma kalabiliyor ve samimiyetten kaybedebiliyor.
Reha Erdem’in en büyük erdemlerinden biri doğallıkla, zorunlu bir samimiyet kaygısı gütmeden, hem tanıdık hem de yabancı olmayı başarması. Bu başarının altında birçok farklı unsur yatıyor kuşkusuz. Öncelikle, Batı kaynaklı modern sinemanın kültürel ve estetik kodlarına fazlasıyla vâkıf bir yönetmen Reha Erdem. İnandığı ve izinden gittiği sinema düşüncesi buradan buluyor kaynağını. Ama diğer yandan da, anlattığı insanlar, hikâyeler, ortaya koyduğu durumlar, espriler, kültürel motifler, düşünsel ve duygusal yönelimler fazlasıyla buralı ve bize ait. Bir Reha Erdem filmi izlerken kendimizi buralardan fazla uzaklaşmadan dünyaya daha yakın hissediyor oluşumuzun sebebi biraz da bu.


[i] Walter Murch, Göz Kırparken, çev. İlker Canikligil, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2007, s. 16.
[ii] Nilüfer Güngörmüş & Reha Erdem, Korkuyorum Anne, İstanbul: Metis Yayınları, 2009, s. 11.
[iii] Walter Murch, a.g.e., s. 50.
[iv] Walter Murch, a.g.e., s. 53.
[v] Jean Luc Godard, Godard Godard’ı Anlatıyor, çev. Aykut Derman, İstanbul: Metis Yayınları, 2008, s. 181.
[vi] Onur Ertuğrul, “Reha Erdem’in Gözü: Florent Herry” (Söyleşi), www.bakiniz.com/florent-herry

24 Ağustos 2010

Metinlerarası Bir Rüya: A Ay




…hayatsa rüyalarından çalınan o büyük zaman

Edip Cansever


Bir düş gibi okunabilir A Ay. Kökü Türk Edebiyatı’nın toprağına dikili uzun ve sonu olmayan bir roman gibi okunabilir. Baştan sona ağrılar, heyecanlar, hezeyanlar ve rüyalar arasında devinen, efsanelerin, karmaşık imgelerin, hikâyelerin iç içe geçtiği metinlerarası bir masal gibi okunabilir. Bunları ben söylemiyorum. Yeşilçamın melodram geleneğini saymazsak, bir yanını hep gerçekçi veya toplumsal-gerçekçi anlatıma dayamış, düşlerden, imgelerden elini eteğini çekmiş Türk Sineması’nın Sevmek Zamanı ile birlikte en yenilikçi, en avangard filmi olan A Ay söylüyor.

Film uzun yıllar boyunca Rumeli Hisarı’nın kıyısındaki tarihi bir konakta yaşamış aristokrat bir Osmanlı ailesinin üç kuşağının temsilcileri arasında geçiyor. Merkezde ölü bir babanın kardeşleri olan iki hala ve yeğenleri Yekta var. Ancak ölülere, maziye, anılarla yüklü tarihe sürekli yapılan göndermeler, konağın, ailenin, İstanbul’un tarihi ile ilgili biteviye anlatılan öyküler A Ay’ın bir ailenin üç kuşaklık öyküsü olarak okumanın yanlış olmadığını işaret ediyor.

Babasını, annesinin kendisine hamile kalmasından kısa bir süre sonra kaybeden, annesini henüz küçükken, belleğe nüfuz etmeyecek (ya da işte böyle edecek) bir yaşta kaybeden Yekta’nın, düşlerde salınan, masalsı, hazin, şiirsel, kabusâne, aykırı iç dünyası filmin esas odak noktası. Yekta’nın karmaşık iç dünyasını devindiren, çatışmaya sürükleyen diğer iki karakter ise halaları Nüket Seza Hala ve Neyyir Hala. Nüket Seza Hala, Yekta’nın konakla, aileyle, geçmişle bağlarını kesmesini istemeyen, onu bu tozlu, köhne, tahtaları fırlamış konağa hapseden, muhafazakâr, zihni mâzinin yüklü hatıralarında kalmış bir karakterken; kardeşi Neyyir Hala ise ve Yekta’yı bu cinnet koğuşundan, bu cehennem evinden alıp çıkarmayı, İngilizce öğrenebileceği, kitaplarla, klasik kültürle, modernizmle, bilgiyle donatabileceği bir okula yazdırmayı, aslında bir yerde kendine benzetmeye çalıştığı, aklını rüyalarla, annesiyle, ölülerle bozmuş Yekta’nın, annesini, gördüğü tüm o saçma rüyaları unutması için onu bu viran konaktan derhal çıkarmayı isteyen, heyecanlı, hırslı, Nüket Seza’ya kıyasla yaşam dolu, gelecek dolu, bundan sonraki hayatını annesini ve babasını yitirmiş Yekta’yı ‘yaratmaya’ adamış bir karakter olarak resmediliyor. Ve tabi bunların yanında bir diğer karakter ise, Yekta’yı halalarının çekip almaya çalıştığı düşler dünyasında yalınayak yürümesi için cesaretlendiren, düşlerin dilinin gerçeklerin dilinden başka bir dil olduğunu anlatan, bir masal miti sarhoşluğundaki, yaşamıyor olması yaşıyor olmasından daha muhtemel manastır bekçisi.
Yekta’ya bakalım biraz. Reha Erdem’in sonraki filmlerinde de olduğu gibi büyüyemeyen, büyümenin sancılı ve anlamsız yollarından geçmek istemeyen, Lacancı manada imgesel dönemden kurtulamamış, her ikisi de öldüğü halde babasını değil, annesini rüyalarında gören, rüya-zamanla gerçek-zaman’ı iç içe yaşayan, her gece uykusundan uyanıp, girmesi yasak olan odaya girip pencereden annesinin yeşil kayığıyla geçmesini ve yüzünü ay gibi ışıldatmasını bekleyen, yaşamla olan bütün bağını ölü annesinin ölmediğini kanıtlamak üzerine kurmuş, otoriteden, buyruklardan, henüz içine girmediği ama kuvvetle sezdiği toplumsal düzenden, okuldan, gerçek olan’ın anlamsız, hissiz, kof doğasından sıkılmış, pek çok çocuğun aksine yalnızlığı arkadaşlığa yeğ tutan, belki rüyalara inandığı ve rüyalarda yaşamak istediği için hayatın yarım, bitmemiş, eksik olmasından sonsuz öfke duyan acılı ve hazin bir çocuktur.

Annesinin öldüğünü, gördüklerinin saçma bir rüyadan ibaret olduğunu söyleyen Nüket Seza halasına “Neye anlatıyorsun hala, ben her şeyi gördüm bile” diye karşılık veren ayrıksı bir çocuk Yekta. Sinemanın hangi çocuklarını gördüm Yekta’da? Antoine Doinel’in asiliği, Bresson’un Mouchette’inin mazlumluğu, Victor Erice’nin Arı Kovanının Ruhu’ndaki bir gizli bildiği olan Ana’nın masumiyeti, Bergman’ın, A Ay’a uzaktan ruh akrabası olan Sessizlik’indeki Johan’ın bölünmüşlüğü… Bunların hepsi, ama hepsinden fazlası…

Film, Burgazada ve İstanbul sokakları sekanslarıyla birlikte büyük ölçüde köşkte geçiyor. Köşk minör bir medeniyetler çatışmasının simgesi. Gelenekselin, ritüellerin, geçmişin yanındaki, Doğu’ya yakın duran Nüket Seza Hala; yeni heyecanların, yeni keşiflerin, batı merkezli modern bir eğitimin cephesinde saf tutan, Batı’ya yakın duran Neyyir Hala; ve işte tüm bu dünyevi meselelerden kendini soyutlamış, rüyalarda yaşamanın benzersizliğinden olacak daha bu yaşta ölülerin peşine düşmüş bir proje: Yekta. Ne doğunun ezelde akan geniş zamanını duyan, ne de batının istikbale dört nala koşan gürültülü zamanını bilen, onların yerine rüyaların zamanını yaşayan Yekta… Halalarıyla bir türlü kuramadığı iletişimi Neyyir Hala’nın adadaki talebesi Nuran ile kurmaya çalışır. Kuşları insandan daha çok seven, ve hemen hiç arkadaşı olmayan Yekta için, işi gücü kuşları fotoğraflamak olan Nuran rüyalarını anlatabileceği bir dosttur ilkin. Onu gizlice köşkteki yasak odaya sokar, gece olunca uyanıp yanına gelir ve annesinin kayıkla geçmesini beklerler birlikte. Nuran bir rüya şahidi olmak üzere seçilmiştir. Zaman gelir, ay ışığı yine akar odaya, anne kayıkla açılmış, boğazın telkari sularında süzülmektedir. Nuran şahitliğini belgelemek üzere makinesine davranır. Ancak gecedir, ve ışık yoktur, ve fotoğraflar karanlık çıkar. Rüyaların fotoğrafı halalarının mahkemesinde bir delil olarak kullanılamayacaktır. Nuran da görmüştür anneyi (büyüyen göz bebekleri), ancak belgeleyemez. Filmin belki de en can alıcı replikleri Yekta’nın ağzından öfkeyle dökülür. “Her gördüğünü gösterebiliyor musun? Rüyalarının fotoğrafını çekebiliyor musun? Işığın yetiyor mu? Netliğini ayarlayabiliyor musun? Görmeyi, sadece görmeyi biliyor musun? Hem ne göstereceksin? Haberleşmek için mi? Kimlerle? Kendinden habersiz kaldın mı hiç? Gösterilemeyen şeyler görüyorum hep. Gör. Sadece gör. N’olursun. O fotoğraflara görmek için bak. Görüyor musun Nuran? Annemi görüyor musun?

Nuran yaraya merhem olamaz. Ancak biri vardır onu rüyalarına sahip çıkması için destekleyen, rüyaların diliyle hayatın dilini birbirinden ayıran, hiçbir şey bilmese, hiçbir şey görmese bile ona inanan. Mitsel bir kahraman edasındaki manastır bekçisi rüyaca nutuklar atar Yekta’ya “Rüyalarının tabirlerini, anlamlarını sakın arama. Nedenlerini de arama. Rüya rüya içindir. Rüyanda gördüğün kuş, rüyanda gördüğün kuştur. Rüya kuşları bu kuşlara benzemez. Onlar başka bir dil konuşurlar.”

Yazının başında A Ay’ın bir roman, metinlerarası bir masal gibi okunabileceğinden bahsetmiştik. Şüphe yok ki bize bu cümleyi kurduran referansların başında Sevim Burak ve Yanık Saraylar geliyor. Sevim Burak’ın Yanık Saraylar’ı ile A Ay arasında hem yapısal hem de içerik ve hikâyeler bağlamında kayda değer yakınlıklar vardır. İçerik ve hikâye öğeleri açısından baktığımızda; Sevim Burak’ın öykülerinde “konak, saray, köşk” gibi kapalı, dev, dış dünyayla ilişkiye asgariye indirmiş yapılar kahramanların patetik durumlarını yoğunlaştıran yapılardır. Geçmişi hatırlatan ve sorgulatan, yalnızlığı koyultan, dışarıyla, akıp giden hayatla bağını koparmış, gelecek ile ilgili herhangi bir düşünce barındırmayan, geçmişin girdaplı sularında sürekli dört dönülen özerk hapishanelerdir. A Ay’ın bir Osmanlı köşkünde geçmesi tesadüf değildir. Köşk, geçmişe hastalıklı bir inat ve tutkuyla sarılmanın, yani Nüket Seza’nın simgelediği yitik Osmanlı’nın, mutsuzluğun, trajedinin, yalnızlığın, köhnemişliğin yuvasıdır. Selim İleri “Yanık Saraylar Üzerine” isimli yazısında şöyle söyler: “Yanık Saraylar çöken bir zümrenin artıklarını; onların içsel karmaşasını, bireysel kurtuluşsuzluklarını, içinde bulundukları ‘yeni’ ortamla uyuşamazlıklarını anlatıyor. Yapıtın dünyası bu.” Yanık Saraylar’daki öykülerin hemen hepsinde vardır bu “büyük ev” imgesi. Ev bir anılar deposu, emekler külliyatıdır. Gelin görün ki dış dünya bu emeğe, anılara, birikimlere sadakat gösterecek sabırdan yoksundur. Ev her an parçalanmaya, yıkılmaya, kopmaya, yanmaya yakın durandır:

“ O’nun yangın duvarlı, rüzgâr fırıldaklı, şimşek çekenli EVİNİ almaya gelmişlerdi.
Nurperi Hanım kırk yıldan beri pencere önünde oturuyordu. Hiç kımıldamamıştı yerinden MENLİK’ten ÜSKÜDAR’a geldiğinden bu yana tırnaklarını yiyip duruyordu.” (Sedef Kakmalı Ev).

‘Büyük Ev’in yanması demek anıların yanması demektir. “Bir öğle üzeri ya Saray tutuşursa? Korkusuyla irkildiği ânı ve başka bir gün, masanın üstünde yarım bırakmış olduğu bir bardak çayı birlikte düşündü (…) ŞEREFİNİ – NAMUSUNU – yitirmeden yaşamasının kendi kendisinin ve başkalarının üstünde bıraktığı ESRARLI HAYRANLIĞI – ESRARLI HAYATINI – DÜŞÜNDÜ…”(Yanık Saraylar)

Nüket Seza Hala da kendi anılar denizinde yaşayan bir eski zaman kadınıdır, varı yoğu evin yüzyıllık mirası, yaşanmışlığı, kokusudur. Delirtici bir ısrarla ölçer biçer, evi tadil ettirme planları yapar. Ev, geçmişlerinden, şimdiki zamandan ve hatta gelecekten de üstün bir kutsiyet barındırır. “ Daha, bu ev göremediğin esrarla doludur, tahayyül edemediğin yücelikle doludur.” Yekta evden ayrılırken yatalak Sırrı Bey’in odasına girip önüne bir kutu kibrit atar. Her şeyin yarım ve eksik olduğu bu dünyada, bu köşk de sonsuz yarım ve eksiktir. Çektirdiği tüm acılar, çelişkiler, sahiplendiği bütün bu koyu esrar yanmalıdır. Yekta, Neyyir Hala ile İstanbul sokaklarında gezerlerken bir pasaja girerler. Yekta ahir bir zamandan kokular duyar “Hala, hala diyorum. Bir koku var, yanık kokuyor, yanık diyorum! Yanık kokusu bu! Hala, halacım, gezmeyelim bu kokuyu diyorum.”

Sevim Burak ve A Ay ile ilgili bir başka ortak simge de “iğne”dir. İğne, Sevim Burak’ta ölümün simgesidir. Gerçek hayatta uzun bir dönem terzilik yapmasının da etkisi olabilir, “iğne” yürüyen, nefes alan, hareket eden bir nesnedir. İğnenin yürümesi ‘ölüm’ü anıştırır.
“Bugün 1931-30 Haziran Pazartesi saat 2’de iğne kasığımdan hareketle yürüyerek belime çıktı - Aynı gün – Bugün 1931 – 30 Haziran Pazartesi saat 3’te Ebe Anastasiya Tevrat’ı getirdi – Saat 4’te gitti – Saat 5’te iğne gene yerinden hareket ederek sırtıma doğru yürüdü – Ağrı ve sızı yüzünden bir yere çıkmayıp akşama kadar pencerenin önünde Tevrat’ı okudum – Saat 6’ya doğru iğnenin yürümesi ve ağrı durdu” (Ay Ya Rab Yehova)

Sevim Burak’taki bu iğne korkusunu, A Ay’da Sırrı Bey üstlenir, bir yerine kaza eseri girebilecek bir iğnenin, içinde ilerleyip kalbine saplanabileceğinden korkar. Benzer bir şekilde Yekta’nın rüyasında gördüğü “iğne” imgesel bağlamda ölümü çağrıştırır. Nüket Seza Hala, Yekta’nın gördüğü rüya üzerine bir rüyalar tabiri kitabından rüyada görülen “iğne”nin hangi anlamlara geldiğine ilişkin konuşur:

“ - Her kim eline bir iğne battığını görür ise, rüyanın hayra alamet olup olmadığı, batan bir iğnenin hangi elin hangi parmağına, yorgan iğnesiyse üzerinde takılı olan ipliğin rengi tamamen zıt anlamlarla yüklü olabilir.”
- Benim değil, annemin eliydi kanayan. Bir küçücük damla kan çıkıyordu. Güldü. Boşver boşver suda leke kalmaz dedi.”

Bir başka sekansta, Yekta annesinin kayığıyla görünmediği bir gece öfkeli, acı dolu ve melankolik bir ruh haliyle Sırrı Bey’in yatmakta olduğu odaya girer. “Annem gelmedi bu gece. Beni bekliyor. Anneme gidiyorum Sırrı Bey. Annem beni çağırıyor. Sizin için ne yapabilirim?” dedikten sonra parmağından damlayan kanı görürüz. Yekta parmağını ağzına sokar, kanı emer. Parmaktaki bu kan, rüyasında annesinin elinde gördüğü kandır. Çok muhtemeldir ki iğneyle parmağını delmiştir. Parmağındaki kanı emerek annesini hatırlar, annesini hisseder. Anne memesini emme devri sona ermiş, parmak emme devri başlamıştır. Parmağındaki kanı emerek hem hep çocuk kalmak isteğini dışa vurur, hem de rüyasında gördüğü ölü annesiyle tensel bir bağ kurar. Daha sonra öfkeyle şu sözler dökülür ağzından. “Çocukların duası kabul olurmuş. Benim artık dualarım da kabul olmayacak. Her şey işte böyle yarım!”. Ve hemen ardından iskeleye koşarak bir kayığa atlar ve annesini bulmak için sonsuzluğa doğru kürek çeker.

A Ay ve Yanık Saraylar arasında içeriksel benzeşmelerin yanı sıra yapısal açıdan da kimi ortak noktalar bulunabilir. A Ay sahip olduğu tüm sıra dışı niteliklere rağmen “klasik olan”a da şiddetle öykünür. Halalar tane tane, dirhem dirhem konuşurlar. Üzerlerine sinen Osmanlı kültürünün etkisi seçtikleri sözcüklerden, yaptıkları vurgulamalara, tonlamalarındaki seçicilikten, bir konuyu veya durumu hikayeleyişlerindeki zarafete kadar kendini gösterir. Cümleler uzaması gerekiyorsa uzar, bitmesi gerekiyorsa biter. Anlatılanlar karşıdaki ikinci bir kişiye değil de bir iç monolog, ya da asla gönderilmeyecek bir mektup şeklinde kendi kendine anlatılır sanki. Bir olayı hararetle anlatmaktan çok, bir ruh halinin soy kütüğü çıkarılır. Diyalogların doğallığı bilinçli bir şekilde arzulanmaz. Karşılıklı konuşmalar hikâyenin inandırıcılığına hizmet etmekten çok, yapıntı bir mimarinin heybetli görselliğine tuğla örerler. Halalar birbirlerinin yüzlerine bakarak konuşmazlar çoğu kez, duvarda seçtikleri bir noktaya, koltuğun döşemesindeki desene, ya da pencereden açılan yekpare sonsuzluğa bakarak konuşurlar. Anlattıkları da pek çok kez birbirlerinin konuşmalarını destekleyen cümleler değil, geçmişe ait bir takım hikayeler, kişiler üzerinedir. Tüm bu konuşmalar ve diyaloglar filmin ısrarlı ve tutarlı bir şekilde yapıntı olanı kucaklayan örgüsü içinde ve Osmanlı aristokrasisine yaslanan retoriği bağlamında kabul görür. Bu retoriğin kullanılış şekli bana Sevim Burak’ın Cumhuriyet’in henüz ilk yıllarında geçen Ay Ya Rab Yehova öyküsünü hatırlattı. Bilal Bey’in not defterine yazdığı günlük notlarla ilerleyen, ve dili öteki Sevim Burak öykülerinden farklı olan bu öyküde Bilal Bey’in yazdığı notlar, A Ay’daki halaların konuşmalarıyla akrabalık gösterir. “13 gündür iğnenin neremde olduğunu bilmemem zaten bozuk olan sinirlerimi perişan etmiştir. Ağrı ve sancı yoktur. Bu yüzden sancı beklenmiş fakat bedenimde bir değişiklik husule gelmemiştir.” (Ay Ya Rab Yehova)

Yanık Saraylar ve A Ay’da ortak olan bir başka yapısal benzerlik de kullandıkları sentakstır. Sevim Burak öykülerinde alışılmış sentaks ve cümle yapılarına rastlanmaz. Ezberi bozar, bir delirme eşiğinden seslenir Sevim Burak. Başı, ortası ve sonu olan, kurallı, korunaklı, içinde gözü kapalı yürünen, sığ indirgemelere gelen öyküler değildir bunlar. Hayat ne kadar kurallıdır ki sözcükler ve cümleler kurallı olsun. Kendisinin de dediği gibi “Sanat çevrelerinde, bilgi ve kesinlik arıyorlar. Benimse, yaşamam, tanımam, yazmam, sanı’ya (sezgi’ye) dayanır.” Küçük kağıtlara yazıp perdelere tutturduğu metinlerinin kağıt üzerindeki dağılımının öneminin farkındadır. Büyük harfin küçük harften farklı okunduğunu, satırların yatay değil de dikey doğrultuda dizilmesinin farklı okumalar, farklı anlam boyutları, çağrışımsal zenginlikler getireceğini bilir. Arzu ettiği vurguyu yapabilmek için sıkça yinelemelere başvurur. A Ay bir sinema filmi olduğu için kullandığı dil sözel değil görseldir evvela, ancak gücünü ‘sözel’den alan bir görsellik söz konusudur. A Ay’da büyük harfler Yekta’nın çıkışlarıdır. Baştan sona düz sayılabilecek bir ritimde ilerleyen A Ay’da Yekta ritmi bozar, büyük harflerle konuşur, halalarına bağırır, Nuran’a çıkışır, vurguyu kendinde toplar. Yinelemeler hem sözel (Haberiniz yok ki, işitilmiyor hala x 3 ) hem de görseldir (Merdivenleri üç kez iner). Karakterlerin bir delirme eşiğine yaklaştığının bir göstergesidir bu yinelemeler Sevim Burak’ta olduğu gibi. Bir başka örnekte; Yekta, John Donne’un kendisine halası tarafından zorla ezberletilip okunması buyurulan şiirini, sandalyeye çıkıp defalarca kez, başa dönüp tekrar tekrar okur ve halalarını çıldırtır.

A Ay’ın pek çok metinle bilinçli ya da bilinçsiz ilişkide olduğunu, metinlerarası göndermelerle dolu olduğunu söylemiştik. Edip Cansever şiirleri, sadece burada alıntıladığımız dizeleriyle değil, tüm yapıtına hâsıl olan ruhsal iklimiyle önemli bir alt metindir A Ay için:

“Denizse
Şuralarda
Yok önemi bir iki gün kaldı – martı –
Balkonda
Deniz de öldü sonra, martı da
İyi iyi
(Bezik Oynayan Kadınlar)

Ve pencerelerde belli belirsiz bir kadın
Pencerelerde ve her yanda
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa
(Ben Ruhi Bey Nasılım)

Filmin bir sahnesinde şöyle söyler seyyar bir balıkçı Yekta’ya “Yani buraya çıkar, yani kendine çıkar, yani bu yol çıkmaz. Bu yol böylece kendi etrafında, adanın etrafında döner durur. Orda, yine ada. Burası bu yolun başıysa, aynı zamanda sonudur da. Ama yolu bırakır, tepeye vurursan, o zaman başka!” Yekta filmin sonunda Neyyir Hala’sından kurtulmak için, dönüp durduğu bu çarktan sıyrılmak için tepeye, gittikçe daha tepeye çıkar ve izini kaybettirir. Kaybolmuştur artık. Gerçeğin zamanından rüyaların, bilinçdışının zamanına geçmiştir. Bu anlamda ne kadar “harika”dır bilmiyorum ama kendi diyarını arayan, kendi diyarına kaçan bir Alice’tir.

"Bana hangi yoldan gitmem gerektiğini söyler misin?" dedi Alice,
"Bu neyi istediğine ve neye ulaşmaya çalıştığına bağlı" dedi kedi.
"Şey bilmem ki..." dedi Alice,
bunun üzerine kedi de:
"O zaman hangi yoldan gittiğin fark etmez" dedi.
Alice sözünü açıklamak amacıyla “Yeter ki bir yere varayım” dedi.
“Tabi varırsın” dedi kedi. “Yürümekten yılmazsan, bir yere varırsın elbet”
(Alice Harikalar Diyarında)

Sadece bunu yazsa yeterdi, sadece bunu çekseydi de olurdu kabilinden bir film A Ay. Kanonun dışında kalmayı seçen, yalnızca bilenin ve duyanın bir yerinden katılıp eşlik edeceği, başı ve sonu olmayan bir senfoni. O hiçbir zaman bitmeyecek filmlerden olan A Ay hakkında yazılacak her yazı da aynı kaderi paylaşacak sanırım, tıpkı bu yazı gibi…

Korkuyorum Anne




Dünya gözüyle
gördüğüm

bir insanım.

Sami Baydar


İlk ismi “İnsan Nedir” olarak konulan; ancak daha sonra hem söyleyiş hem de sağlayacağı şiirsel etki anlamında ruhuna daha uygun düşeceği için “Korkuyorum Anne”ye dönüşen bu insan sıcağı fışkıran film için daha pek çok isim düşünülebilir aslında. “Bir Biz Var Benden İçeri” ya da “Derin Nefesler Alma Oyunu” ilk aklıma gelenler. Sahip olduğu tüm sıcaklığa ve samimiyete karşın, bir an bile olsun yavşamayan, seyircisini ne denli önemsediğini her planında belli eden, eşine Türk Sinemasında pek rastlanılmayan bir senaryo, kurgu ve oyunculuk dersi, hatta biraz ileri gidersek Türk Sinemasında (maalesef es geçilecek) bir dönüm noktası “Korkuyorum Anne”.

Az sonra, daha önce izlediğimiz Türk filmlerinden tamamen farklı bir şey izleyeceğimizi daha filmin en başında duyumsatıyor Reha Erdem. Sinemamızda benzerini pek hatırlamadığım çarpıcı giriş sekansı, kurgudaki usta işi deneysel arayışlar, radikal ve riskli ama hedefi doksandan vuran kesintisiz müzik kullanımı, düşlerin kucağında emzirilmiş bir İstanbul portresi, seyirciyi kıskıvrak yakalayan ama aynı zamanda entelektüel kaygıları elden bırakmayan senaryo, Korkuyorum Anne’yi ötekilerden çok farklı bir noktaya taşıyan temel sebepler.

Kasabın dolaysızca sorup cevapladığı gibi “İnsan Nedir?” Danadan farkı nedir? Et, kemik, yağ ve sinirin ötesinde nedir bizi birleştiren, tümleştiren, insan kılığında ortaklaştıran? Filmin esas derdi bu sorulara cevaplar bulmak ya da bulma yolundaki terlemiş kafalara bir nebze yelpaze yapmak aslında. Filmin dramatik kaslarını çeviren yüzük hikâyesi ve kuyumcu soygunu, bu sorulara yanıtlar aramak için, karakterleri döndürmek, devindirmek, koşturmak, izleyeni alışık olduğu sinemasal kodlardan büsbütün koparmamak için varlar sadece. Yukarıda da bahsettiğim gibi filmi “benzemez” kılan, izleyicinin başını döndüren temel dinamikler, mercek altına aldığı ‘insan’ı, anlatırken kullandığı ayrıksı kurgu anlayışı, sözcük sözcük derilmiş senaryosu, birbirinden başarılı oyunculuklar, bazılarına abartılı gelse de ders olarak okutulması gereken eşsiz müzik kullanımı ve tam bir kadraj, renk ve ışık kuyumculuğu tadındaki görüntü yönetmenliği. Hatta öyle ki, çıkarın müzik, kurgu ve senaryonun senkronize sıçrayışlarını, film tepetaklak düşecektir.

Bu kadar uzak durmayın birbirinize artık diyor Reha Erdem. Hepimizin özlemleri, korkuları, düşleri, derinlikleri, söyledikleri, söyleyemedikleri, sıkıntıları, aşkları, birbirine kardeş. Hepimiz aynı kazanın içinde erimeyi bekleyen buz kalıplarıyız. Hepimiz aynı bacağız, aynı koluz, gülüşlerimizin ve gözyaşlarımızın sebepleri kaynağına indiğimizde ortak. Hepimiz aynı topraktan gelip aynı toprağa gidiyoruz nihayetinde. Aynı havadan nefes çekiyoruz, yer sarsılınca ne durumda olursak olalım iki saniye içinde birbirimize sımsıkı tutunup sokaklara dökülecek kadar savunmasız ve muhtacız aslında birbirimize. Hepimizin sümüğü var, hepimizin beli, göbeği, ayak bileği. Çocukluktan olgunluğa taşıdığımız korkular ve düşler kardeş. Bütün müslüman çocukların kesilmeyi bekleyen bir pipisi var, on sekizini deviren her gencin giymeyi korkuyla beklediği haki renkli kamuflajları.

Tamam, insanlar ikiye ayrılır, insanlar üçe, dörde, bine, milyona ayrılır. Eğri basanlar olduğu gibi doğru basanlar da vardır; ince belliler olduğu gibi kalın belliler de vardır, kalın belinden yakınanlar ve kalın belinden şikayeti olmayanlar; annesi olmayanlar ya da babasını hatırlamayanlar; sevdiklerine verdikleri hediyeleri sonradan geri isteyenler ve istemeyenler. Herkes geçmişinin, yaşadıklarının, yaptığı ya da yapmak zorunda bırakıldığı işlerin, ilişkilerinin, mizacının, deneyimlerinin vizöründen bakar hayata. Ancak bırakın evreni, şu kızarmış nar kıvamındaki kocaman dünyamızı bile düşündüğümüzde görme ve duyma frekansımız yürek acıtıcı bir şekilde ufacıktır. Kaskatı, yapışık, bulunduğumuz yerde sıkışıp kalmışızdır. Bir bıçak kesip yarmasın ortasından, tane tane görünüp saçılırız. Tanelerden kavramaya çalışırız bütünü. Yer bir sarsılmaya görsün, kuzu kuzu birbirimize sarılır sokaklara dökülürüz.

Birbirimizi tanımak, daha iyi anlamak, birbirimize karışıp bütünleşmek için soyunmamız şarttır belki de. İpeğin dediği gibi “Herkes çıplak olunca ne komik oluyor”dur. Duman ve sis bir yanılsamadır, geçicidir, sonsuz mavinin ortasında çıktığımız minicik bir kayalığın üzerinde yan yana dizilip, kıyafetlerimizden arındığımızda etimiz, kemiğimiz yani insan olduğumuz meydana çıkar. Birinin göğsünün çok kıllı olduğunu, ötekinin parmaklarının, bir başkasının memelerinin ne kadar iri olduğunu çıplak kalınca anlarız. Ya da biliriz ama görmediğimizi aslında gördüğümüzü söylemeye cesaret edemeyiz. Ötekinin de bizim kadar çıplak, saf ve tüm gerçekliğiyle, o hep gizlediği bedeniyle yanı başımızda duruyor olduğu düşüncesi ruhu da soyar birden. Korku o vakit suya gömülür.

Hepimiz günün her saati kendi tuhaf ve zavallı koşuşturmalarımızda düşer ve tekrar ayağa kalkarız. Biri satırı parmağına geçirirken, öteki aynı dakikada iğneyi batırır parmağına, biri kafasını dikiş makinesine vururken, ötekinin ayağı halıya takılıp düşer. En yakınımızda olan köpeğimiz değildir hapşuruğumuzun asıl sebebi. Herkes hapşurur, gözünü dünyaya iki saniye önce açmış kanlı bir bebek bile hapşurarak selam eder dünyaya. Neriman Hanım, Ali’nin röntgen filmine bakıp Allah’a üzerimizi örttüğü için şükreder. Ademoğlu, kemiklerinin, iç organlarının üzerine örtülen et’i yeterli bulmaz, korkar, çekinir, meydanda, saf, görünür ve üryan olmaktan. Ne yeni doğan bir bebektir o, ne de az sonra bedeni dünyayı terk eyleyecek bir maktül. Etinin üzerine pantolanlar, ceketler, kazaklar, bluzlar icad eder. Kendi acizliğinden korkar çünkü, bu kadar basit, güçsüz ve dayanıksız olduğunu görmeye dayanamaz. Halbuki bu kadar basittir insan olmak. Et, kemik, sinir, yağ ve herşeyi altüst eden, tüm dengeleri bozan ruh tabi ki...

İpek ve jimnastikçi ev arkadaşı Ümit bir sahnede, insan organlarından ikilemeler yapma oyunu oynarlar. Saçsaça, kolkola, nefes nefese, dişediş, kıçkıça, başbaşa, dirsek dirseğe, kafa kafaya, boğaz boğaza, yüzyüze, yumruk yumruğa... Gündelik hayatta karşı karşıya geldiğimiz insanlığın temel durumlarını, işteşlik ya da karşılıklılık ihtiva eden anları anlatmamız gerektiğinde bile, kendimizden, bedenimizden gelen bu ikilmelere başvurmamız bile durumu özetlemeye yeter gibidir.

Bitki olsun, hayvan olsun, insan olsun bütün canlıları nesnelerden ayıran en temel özellik nefes alıp verme özellikleridir. İnsanları hayvanlardan ayıran özelliklerden birisi ise doğru nefes alıp verebilme yetisidir, ya da öyle olmalıdır. Filmin pek çok sahnesinde, doğru nefes alıp verme üzerine hem ampirik hem de anatomik temelli pek çok saptama yapıyor Reha Erdem. Kasabın Neriman Hanım’a nefes alıp verme konusunda verdiği öğütlerden, sağlıkçı baba Rasih’in hem oğluna hem Çetin’e hem de önüne gelen herkese yaptığı sözde bilimsel açıklamalara kadar nefes alıp vermenin kritiği yapılır. Tüm bu saptamalar Ümit’in jimnastik dersinde öğrencilerine ve giderek genişleyen bir çeperle hayatın talebeleri olan bizlere verdiği öğütle daha keskin ve varoluşsal bir boyuta ulaşır. “Şimdi derin nefes alıyoruz. İyi ki varız diyoruz. İyi ki varız! Çok guruluyuz, çoook!”

Filmle ilgili bir başka önemli nokta çekildiği şehir elbette. Bazı filmler vardır, peliküle kazıdığı şehrin renklerinden, kokusundan, ruhundan ayrı düşünülemez. In the Mood For Love, Once Upon A Time in America, Wings of Desire, Amelie, Les Amants du Pont Neuf, Red Desert bu gibi filmlere örnek olarak gösterilebilir. Şehrin renkleri, kokusu, atmosferi, etrafına yaydığı benzersiz aura filmin kendisi olmuştur. Film daha sonra geriye bakılıp hatırlandığında, ilk akla gelen şehrin renkleri, kokusu ve gerçekçi ya da düşsel ama kendine özgü büyüsüdür. Truffaut bir Paris romantiği, Allen bir New York düşkünüyse, Reha Erdem için de bir İstanbul sihirbazı demek haddinden uzun boylu bir benzetme olmaz umarım. A Ay’ı henüz bulup görememiş olduğum için dillerde dolaşan o enfes İstanbul’unu hayal etmekle yetiniyorum sadece. Ancak Kaç Para Kaç’ın dramatik yapısını daha gerçekçi kılan ve kuvvetlendiren, Korkuyorum Anne’yi unutulmaz ve büyülü kılan en önemli faktörlerden birinin eşsiz bir İstanbul kullanımı olduğunu düşünüyorum. Kaç Para Kaç’taki parçalanan, eriyen, terleyen, acı çeken, gerilimli, sıkıntılı, aceleci, dört başı mamur ve bir o kadar da gerçekçi İstanbul kullanımının aksine bu kez, düşsel, romantik, şiirsel, çocuksu, pamuk şeker kıvamında bir İstanbul var karşımızda. “İstanbul benim esas başrol oyuncum” gibi lüzumsuz ve beylik açıklamalara girişmeden, anlamsız, filme katkı sağlamayan çekim planlarına ihtiyaç duymadan, “paradan kaçmadık” diye bağrınan bir görgüsüzlüğe tenezzül etmeden, turistik ve kartpostalsı niyet ve kaygılardan sıyrılmış, salt düşünde, çocukluğunun yazılmamış şiirinde sakladığı İstanbul’u gün yüzüne çıkarıyor Erdem. Öyle bir İstanbul ki zamandan azat edilmiş adeta. Kostümlerden, nesnelerin kekremsi tadından, duvar kaplamalarındaki ayrıntılardan 20-30 yıl öncesinin İstanbul’u olduğunu hissedebiliyorsunuz, ancak izleyiciyi koşullandırmamak için, düşündeki İstanbul’u düşlerdeki İstanbulla kavuşturmak için tarih düşmemiş Reha Erdem. Bir dönem filminden çok bir düş filmi olmasını tercih etmiş. Neşeli, rengarenk lunapark; türlü hayvanlarla dolu, şenlikli hayvanat bahçesi; her daim kuruyan beyaz çarşaflarıyla hayale açılan geniş teraslar; sürekli göğü arşınlayan köpük rengindeki martılar; güneşli sokaklar, eski apartmanlar, lokum mavisi gökyüzü, özlemle bekleyeceğimiz, düşlerde yaşayacak ancak hiçbir zaman yakalanmayacak olan, sokağa adımınızı attığınız an sükût-u hayale uğrayacağınız bir İstanbul portresi.

Film için, böyle etkili ve zihinlerden silinmeyecek bir görsel zenginlik yaratmak için harcanan çaba ise ayrıca takdire değer. Filmdeki kahramanların yaşadığı dairelerin çoğunun eskicilerden özel olarak toplanan eşyalarla döşendiğini, filmin son sekansındaki kulemsi kayalığın Kilyos sahilinde alçılarla inşa edildiğini , Çakır’ın uzun ve ciddi bir eğitimden geçirildiğini, martıları uçurmak için kilolarca hamsinin semaya fırlatıldığını, kostümlerin önemli bir kısmının seneler önce kapanmış bir fabrikaya ait kumaşlardan dikildiğini bilmek film önünde iliklememiz gereken düğme sayısını arttırıyor.

İnsanoğlunun pek çok hâl ve durumunun anlatıldığı filmden iki imkansız, naif ve çocuksu aşk da payını almış. Hayatı boyunca babadan çekmiş anasız Ali’nin Ümit’e, hayatı boyunca anadan çekmiş, ismi bile anasının eseri olan babasız Keten’in ise İpek’e duyduğu karşılıksız aşklar. Biri aşkının tüm karşılığını kendine ait olmayan bir yüzüğü geri getirme ihtimaline bağlamışken, öteki “sol eli başımın altında olsun, sağ ile de beni kucaklasın” deyip duran iki naçar aşk. Ve Ali ile Keten’in aşkları yüzük imgesinde karşılaşıp çatışıyor. Annesinin terzilik yaparak biriktirip kötü zamanlar için vazoya sakladığı parayı çaldığını anlamaması için yüzüğü belleksiz Ali’ye annesinden kalan yüzük diye teslim eden Keten ile Ali her ikisine de ait olmayan yüzük sayesinde aşklarına kavuşacakları hayaliyle birbirleriyle kavga ediyor. Ali’nin yüzüğü Ümit’e verme düşüncesinin ilk defa aklına gelmesi ise Keten’in yüzükle ilgili planlarını öğrenince ortaya çıkıyor.

- Sen n’apıcan ki bu yüzüğü?
- Bir kadın için almıştım
- Niye?
- Sevinsin diye
- Sevgilin mi?
- Sevdiğim

Birbirinden ince vuruşlarla çizilmiş yaşamsal ironiler dizisi de film boyunca sürüp gidiyor. Yıllardır askerden kaçan Aytekin’in askere gitmemek için çürük raporu almaya çalışması, amacına ulaşmak için elinin titremesinin ortaya çıkmasını sağlamaya çalışması, divanı tek eliyle kaldırıp indirmesi ve daha sonra Ali ile olan diyaloğu:

- Valla sakatsın sen
- Sağol be abi! İnşallah! İnşallah!

Ali’nin kuyumcu soygununda şüpheli konumunda olmaması için, hatta Ali’ni cephesinden bakarsak aslında tembelliğinin sefasını daha fazla sürebilmek için aklî raporunun olumsuz çıkmasına sevinmesi bu yaşamsal ironinin bir başka örneği. Polisin Ali’nin babası Rasih’e babasına söylediği cümledeki gibi:

- Gözün aydın amca, aklı yerinde değilmiş

Ya da filmin tüm karakterleri evde en sevdikleri odaları sayarken Ali’nin en çok banyoyu sevmesi, çünkü evlerde kapıyı kilitleyebileceğin tek odanın banyo olması, bu yaşamsal kara mizah öğelerine bir başka örnek.

Filmin gürül gürül akan kanının geçtiği bir başka damar ise hepimizin aslında birbirimize muhtaç olduğu gerçeği. Çocukluğundan bugüne kadar Ali’yi sürekli azarlamış, suçlamış, eleştirmiş, hem fiziksel (sünnet olgusu) hem de psikanalitik anlamda kastre etmiş olan babası, bir yandan 39 yaşında hâla bir baltaya sap olamamış oğlunu azarlarken, bir yandan da kalbi teklediğinde ilaçlarını koşup yetiştirmemesi için oğlundan başka yardım isteyecek kimseyi bulamıyor yanında. Ali, babası Rasih’in ömründen ömür çalarken, ona ömrünü de bağışlıyor aslında. Neriman hapşırık alerjisinin zanlısı olarak gördü köpeği Çakır’ı kasabın da dolduruşuyla 350 kilometre uzaklıktaki bir dağ başına sürgün ederken sonrasında yaptığına pişman olup ağlayıp sızlıyor. Oğluna göstermediği sevgiyi köpeğine gösteriyor. Köpekler bizi içimizde kemik var diye ısırmıyor çünkü, içimizde kalp yok diye ısırıyor. Günahsız masumu Çakır da taa 350 kilometreden koşup geliyor annesinin yanına, dağ başında tek başına yaşayamıyor, Neriman’a muhtaç çünkü, dört pati koşarak annesine geliyor sadist bir intikam duygusunu da yanında koşturmayı ihmal etmeyerek ama.

Daha önce de değindiğimiz gibi film boyunca çok aşikar bir Freud okuması kendini gösteriyor. Ancak sadece Freud almıyor nasbini Erdem’in düşünsel evreninde. Freud’ün tümleyeni Jung da bir o kadar kendini okutuyor. Ömer Kavur’un Gece Yolculuğu’ndaki gibi görece örtülü bir okuma değil Korkuyorum Anne’deki. O eşsiz ada-deniz sekansında Ali, sıçramalı bir kurgu estetiğiyle yavaş yavaş denize giriyor, önce ayaklarına, sonra dizlerine, sonra beline, daha sonra göğsüne ve boğazına kadar girdiği denizde en sonunda tümüyle kayboluyor. Jung terminolojisiyle açıklamak gerekirse “anne” tarafından yutuluyor. Çok küçük yaşta kaybettiği annesine gark ediyor. Zihnindeki anne arketipine bu yola kavuşuyor ve bu sayede ruhsal anlamda yeniden doğuyor. Suya, yani belleğe, yani anneye tamamen gömüldüğünde zihnini kuşatan o içses de fallusun gazabına uğrayan Ali’nin içinde bulunduğu ruhsal boşluğu ortaya çıkarıyor: “Korkuyorum Anneciiiiim”

Kökünden bir Oedipus kurbanı olan Ali gibi apartman kapıcısının küçük oğlu Çetin de benzer korkuları duyuyor. Ali çocukluğunun kırmızı topunu, anne imgesini yakalamak için 39 yaşında ağaca tırmanırken, Çetin yedi yaşında pipisini ‘baba’ya kaptırmamak için çıkıyor ağaca. İkisinin de ağızlarından çıkan cümle aynı; ses kalınlıkları ve tonlamaları hayatın acı suyuyla orantılı olarak farklı olsa da “Korkuyorum Anneeeeee”.

Filmin bir başka unutulmaz sekansında, çevirdiği dümen baskıcı, dominant annesi tarafından anlaşılan Keten ve “anne”sini hiç yaşayamayan Ali; o incecik, kulemsi kaya parçasına tırmanıp sonsuz denizi izliyorlar birlikte. Öncelikle Keten tırmanıyor kayaya, kendisini sevdiği kadının önünde “sidikli” diye azarlayan annesinden kurtulmak için, daha sonra Ali kendini benzer bir duyguya akraba hissettiğinden takip ediyor Keten’i. Ali gibi sağlıklı bir şekilde simgesel döneme geçememiş, toplumsal normları ve üst-benliğini içselleştirememiş Keten basıyor bu kez feryadını denize karşı “Anneeeeee, korkuyorum anneeeeee” Bir anlamda o da hem annesizliğini deşifre ederken, bir yandan da her şeye rağmen annesi olmadan hayata karşı mücadele edemeyeceğini söylüyor.

Aslında benzer temaları Reha Erdem’in Korkuyorum Anne’den iki sene sonra çektiği enfes “Beş Vakit”te de görüyoruz. Baba-oğul ve ana-kız çatışması, imkansız aşk, yine Freudyen göndermelerle dolu ama bu kez İstanbul değil, bir kasaba arka planında tığ gibi işlenmiş bir senaryo, yine başarılı ve derinlikli oyunculuklarla ve olağanüstü bir görsellikle anlatılıyor ve ayrıca mercek altına alınmayı fazlasıyla hak ediyor.

Korkuyorum Anne üzerine daha pek çok yazılabilir aslında. Merceğe yatırdığı maden “insan” olunca, ve baktığı mikroskop böylesine nadide, kişisel ve özgün olunca üzerinde çok daha fazla konuşulmayı hak ediyor. Söz konusu olan, insan denen kadersiz, acılı, yaralı, öfkeli, sıkıntılı mahlukat olunca söylenecek söz, kurulacak cümle de bitmiyor. Bahsi geçen, Heidergerci anlamda dünyaya “fırlatılmış” olan insansa; bu varoluşsal ve kör edici diyalektik gerilim mevcudiyetini ölüme kadar sürdürüyor. Biz istesek de istemesek de, uzun bir kıyamet festivali, karşı konulmaz bir korku şenliği tadında sürüp gidiyor hayat. Hepimiz biliyoruz, ne kadar çok göz, ne kadar çok kulak, ne kadar çok saç, bakış, ağlama, esneme, gülüş, sinir, ayak, uyku, gözlük, sakal, yanak, el, bacak olduğunu; ve aslında hiçbir şey bilmediğimizi, görmediğimizi, hiçbir şeye hâkim olamadığımızı, hiçbir şeyi denetleyemediğimizi. O dermansız, ruha ve bünyeye zarar soru her fırsat bulduğunda sorular denizinden kafasını edepsizce çıkarıyor. Niye yaşıyorum? Tüm bu sükût-u hayal denizinde bize seslenen o yumuşak, teskin edici, en ihtiyaç duyduğumuz anda imdadımıza yetişip huzur veren süt pembe renkli sesi zaman zaman duyduğumuz ya da duyma umudunu yitirmediğimiz için devam ediyoruz belki de bu anlamsız oyunu oynamaya. En kifayetsiz ve dermansız anımızda bize sesleniyor uzaklardan “Korkma annecim, korkma, ben buradayım”.